Psikolojik Danışma

Home / Psikolojik Danışma

Çocuk ve Ergen Psikolojik Danışmanlık

Alt Islatma

Gece altını ıslatma nedir? Sıklığı ne kadardır?

Çocukların çoğu 2?4 yaş arasında idrarlarını hem gece hem de gündüz tutmayı becerirler. Çoğu zaman mesane gelişimindeki gecikmenin bir sonucudur,  bu nedenle de yaşla sıklığı azalır. Üç yaşındaki çocukların %40’ı altını ıslattığı halde bu oran 5 yaşında %20’ye, 6 yaşında %10’a düşmektedir.  Erkek çocuklar kızlara göre daha sık altını ıslatma sorunu yaşamaktadır.

Gece altını ıslatmanın kaç tipi vardır, nedenleri nelerdir?

Gece altını ıslatmanın iki tipi vardır. Doğumundan itibaren hiç kuru kalmamışsa primer (birincil) tip, en az 6 ay kuru kaldıktan sonra altını ıslatmaya yeniden başlamışsa sekonder  (ikincil) tip altını ıslatmadan söz edilir.

Altını ıslatan çocukların büyük çoğunluğu birincil altını ıslatma grubunda yer alır. Bazen altını ıslatmaya sık ve acil idrar yapma ihtiyacı duyma gibi bulgular eşlik edebilir. Gece altını ıslatma, nedenlerine göre fizyolojik ve organik olmak üzere iki gruba ayrılarak incelenmektedir.

Gece altını ıslatan çocukların büyük bir grubu (%90-95’i)  fizyolojik altını ıslatma grubunda toplanmaktadır. Bu çocukların gece uykuda mesane doluluğunu hissetmelerinin yetersiz, mesane kapasitelerinin küçük ve uyku derinliklerinin fazla olduğu bildirilmektedir. Önemlisi altını ıslatmanın büyük oranda genetik yatkınlığa dayanmasıdır.

Anne ve babadan birisinde altını ıslatma öyküsü varsa çocukta % 45, ikisinde birden varsa %77 oranında altını ıslatma sorunu yaşanmaktadır. Aile öyküsü olan olgular iyileşme zamanı bakımından ailelerine benzer bir seyir göstermektedirler.

Hangi hastalıklara eşlik eder

Altını ıslatan çocukların %2-3’ünden şeker hastalığı, böbrek hastalıkları, mesane hastalıkları gibi sorunlar saptanmaktadır. Olguların  %5-10’unda ise altını ıslatmaya sık ve acil idrar yapma ihtiyacı gibi yakınmalar eşlik etmektedir. Bunlar “polisemptomatik altını ıslatma”  olarak tanımlanmaktadır. Bu çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu, idrarda bakteri olması, kabızlık ve bazen besin alerjisi saptanmaktadır.

Ayrıca son yıllarda halk arasında “geniz eti” olarak bilinen adenoid vegatasyonlu çocuklarda yüksek oranda altını ıslatma görüldüğü ve ameliyat sonrası yakınmalarının geçtiği üzerinde durulmaktadır.

Psikolojik sorunlar

Genel olarak psikolojik olaylar daha önce söz edilen primer altını ıslatma sorununa yol açmazlar. Bu nedenle de altını ıslatan çocukların büyük çoğunluğunda bir ruhsal sorun aramaya gerek yoktur.  Ayrıca kötü çocukların altını ıslattığı gibi ön yargıların geçersiz olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bir ruhsal sorundan sonra altını ıslatma yaşanıyorsa bu genellikle fizyolojik altını ıslatmanın yeniden ortaya çıkmasıdır. Davranışsal gerilemesi olan çocuklarda gece altını ıslatma yanında okul başarısızlığı, korku gibi ek bulgular vardır ve bunların mutlaka çocuk psikiyatristleri tarafından görülmesi gereklidir.

Nasıl yaklaşılmalı

Hemen ve önemle belirtmeliyiz ki altını ıslatmanın kendisinden çok, bu çocuklara ailelerin ve toplumun yanlış tutumları zarar vermektedir. Bunların içinde en tehlikelisi “Altına yapan kızını sobaya oturttu” gibi haber başlıklarına konu olan cinsel bölgelere yönelik cezalandırma girişimleridir. Bu tür tutumlar, çocuklar üzerinde etkisi ömür boyu sürecek izler bırakmaktadır.

Altını ıslatan çocukların fizyolojik bir gelişme gecikmesi yaşadığı (bir tür diş çıkarmanın,  konuşmanın gecikmesi gibi) ve ailenin temel görevinin çocuğun benlik saygısı zedelenmeden bu sorunu atlatmasını sağlamak olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle altını ıslatan çocukların en geç 6 yaşında konuyla ilgilenen bir çocuk hekimi tarafından değerlendirilmesi ve gerekli incelemeler yapıldıktan sonra bir tedavi planı yapılması gereklidir.

Altını ıslatan çocuklarda ne gibi tetkikler yapılmalı

Altını ıslatma yakınması ile hekime getirilen çocuklar daha önce söz edilen organik faktörlerin varlığı bakımından incelenmelidir.  Bunun için gündüz altına kaçırma, zor idrar yapma, kabızlık, zor ve acil idrar yapma, çok idrar yapma, kafa travması geçirme, idrarla birlikte kaka kaçırma, horlama ve gece ağızdan nefes alma gibi yakınmaların olup olmadığı soruşturulmalıdır. Elde edilen bilgiler ve genel muayene sonuçlarına göre idrar incelemesinden, mesane filmlerine uzanan bir dizi tetkik yapılmalıdır.

Altını ıslatan çocukların %97’sinde fiziksel bir neden yoktur. Bu nedenle ayrıntılı bir öykü çoğu zaman fizyolojik altını ıslatmanın olup olmadığı konusunda bilgi verir. Bu noktada altını ıslatan çocukta ” küçük mesane” ya da uykudan uyanamama sorunu mu olduğunun aydınlatılması önemlidir.

Tedavide kullanılan yöntemler

Altını ıslatan çocuklara genel olarak 7?8 yaşına geldiğinde tedavi için girişimlerde bulunulması önerilmektedir. Bu girişimlerin başında çocuğun kendisinin ya da ailesinin gece uyanmasına dönük programlar gelmektedir. Ailenin çocuğu gece uyandırıp tuvalete gitmesini sağlayan program uygulanır. Bu program %90 oranında başarı sağlamıştır.

Tedavide alarm kullanımı ve ilaç tedavisi

Alarm cihazları çocuk idrar kaçırmaya başlar başlamaz hareket geçen ve böylece çocuğun uyanıp, mesanesini kontrol etmesi konusunda yardımcı olan araçlardır. Bu tedavi ile çocuklarda %70?84 oranında iyileşme sağlanmaktadır. Altını ıslatma tedavisinde uzun yıllardır çeşitli ilaçlar kullanılmıştır .%90’a varan oranda yineleme riski bulunmaktadır.

Alt ıslatma çocukluk çağında sık görülen bir sorundur ve ailelerin yanlış tutumlarının sürdüğü bir konudur. Öncelikle altını ıslatan çocukların konuyla ilgilenen çocuk hekimleri tarafından değerlendirilmesi ve ailenin katılımı ile uzun dönemli bir tedavi yaklaşımının denenmesi gereklidir.

Temel prensipler

  • Gece kalkıp tuvalete gitme bir hedef olarak kesinleştirilmeli
  • Tuvalete ulaşmak kolaylaştırılmalı
  • Çocuğun kuru kalma sorumluluğunu üstüne almasına yardım edilmeli
  • Yatmadan önceki 2 saat boyunca fazla sıvı alımından kaçınılmalı
  • Kafein içeren içecekler kesinlikle verilmemeli
  • Yatağa girmeden tuvalete gidilmeli
  • Gece kuru kalması için bez bağlanmamalı (gece kalkma motivasyonunu olumsuz etkilemektedir)
  • Sabah temizliğine çocuğun katılımı sağlanmalı
  • Çocukların benlik saygıları desteklenmeli
  • Ailelere nasıl davranacaklarını anlatan kılavuzlar hazırlanmalı
  • Çocukların hangi günler kuru kaldıkları bir kart üzerine işlenmeli
  • Çocuklar en az ayda bir kez kontrol edilmelidir.
Anksiyete (Kaygı)

Yaygın anksiyete nedir?

Anksiyete türkçedeki karşılığıyla kaygı, kişide her an kötü bir şey olacakmış hissi, örneğin her an kötü bir haber alacağı yada kendisinin yahut yakınlarının başına kötü birşey geleceği endişesi ile giden bir bunaltı duygusudur. 

Kişi sıklıkla günlük olaylar karşısında beklenenin üstünde yüksek bir kaygı düzeyi yaşar. Zihni çoğunlukla felaket senaryoları ile doludur. Örneğin çocuğu eve bir saat gecikmeyle gelmiştir, ancak bu gecikme “mutlaka çocuğa araba çarpmıştır”, “birileri çocuğa bir şey yapmıştır” türünden kaygı içeren düşüncelerle karşılanır. Kişi olaylar karşısında hafif bir tedirginlik duygusundan panik derecesine kadar değişik yoğunluklarda kaygı yaşayabilir. Duruma yaygın kaygı bozukluğu denmesinin nedeni kişinin sadece belli durumlarda değil, hemen her durumda (belirli bir yer, zaman yada duruma bağlı olmaksızın) az yada çok kaygı yaşamasıdır. Panik bozukluğundan bu yönden ayrılmaktadır.

Aslında kaygı günlük hadiselerde herkesin karşılaştığı bir ruh halidir, ve aşırı boyutlara ulaşmadıkça bir teşvik aracı olarak insanlara yardımcıdır. Kaygı kişinin günlük aktivitelerini aksatacak hale gelerek başlı başına bir problem meydana getirdiğinde artık hastalık adını alır, ve tedavi edilmelidir.

Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişi uzun süren, kontrol etmekte güçlük çektiği bir endişe durumu yaşar. Bu kaygı huzursuzluk veya kendini tetikte hissetme, çabuk yorulma, odaklanma güçlüğü, unutkanlık hissi, sinirlilik, kas gerginliği ve uyku bozukluğu belirtilerinin tamamı yada bir kısmı ile birlikte bulunur. Kişinin yaşadığı bu sıkıntılar kişinin hayatını olumsuz yönde etkilemektedir.

Bu sık rahatsızlık genellikle 20’li yaşlardan önce başlayarak, dalgalı bir seyir izler. Duruma eşlik edebilecek psikiyatrik bozukluklar diğer kaygı bozuklukları, depresyon ve alkol bağımlılığıdır.

Neden bütün sıkıntıyı bedenimde hissediyorum?

İlginç bir nokta da kaygı düzeyi yüksek kişilerin huzursuzluk ve kaygı hissinin yanı sıra sürekli gerilim tipi başağrıları, yaygın vücut ağrıları, bulantı, midede şişkinlik gibi şikayetler çekmeleridir. Bu nedenle hastaların bir kısmı öncelikle psikiyatrist dışındaki hekimlere başvururlar.

Kaygı hali ile deney hayvanlarında görülen “savaş yada kaç” refleksi arasında benzerlikler kurulmaktadır. Ciddi bir tehditle karşı karşıya kalmış bir hayvandakine benzer olarak, kişi yaşamsal bir tehlike algılamakta, buna gerek ruhsal gerekse bedensel yollarla cevap vermektedir. Böylesi bir durumda kişinin otonom sinir sistemi aktifleşmekte; dolaşım ve solunumu hızlanmaktadır. Kişi bunları titreme, huzursuzluk, kas gerginlği, nefes darlığı, çarpıntı hissi, ellerde, ayaklarda üşüme, ağız kuruması, bulantı ve midede şişkinlik olarak algılamaktadır. Göründüğü gibi beyin ve beden sürekli birlikte çalışmakta; belirtiler en belirgin olarak beden yoluyla hissedilmektedir.

Teşhis nasıl konulur?

Yaygın anksiyete bozukluğu teşhisi ruh hekimi tarafından konulmalıdır. Teşhis sürecinde amaç belirtilerin bedensel ve diğer ruhsal rahatsızlıklardan ayırt edilmesidir. Bu amaçla ayrıntılı fizik muayene, çeşitli kan tetkikleri, görüntülemeler ve gerekirse diğer branş hekimlerinden konsültasyon istenir.

Belirli bedensel bir nedene bağlanamayan midede şişkinlik, başağrısı, yaygın kas ağrıları gibi şikayetlerle giden tablolarda kaygı bozuklukları akla ilk gelmesi gereken durum olmalıdır.

Yaygın anksiyete bozukluğunun nedenleri nelerdir?

Bir kısım insanın neden sürekli olarak daha fazla kaygılı olduğu halen araştırma konusudur. Bu durumun gelişmesine kalıtımsal faktörlerin yanı sıra çocukluk dönemi yaşam deneyimlerinin de etkisi yadsınamayacak düzeydedir. Kişilerin kendilerini her an tetikte hissediyor olmaları, yaygın kaygı hallerinin yanı sıra düşünsel şemalarıyla (felaket senaryoları gibi) da ilişkili görünmektedir.

Tedavi

Yaygın anksiyete bozukluğu tedavi edilmediği takdirde yıllarca sürerek, kişide önemli bir yeti yitimine yol açar. İleri dönemlerde hastalarda mevcut rahatsızlıklarına ikincil olarak depresyon gelişebilir. Hastalar huzursuzluk ve sıkıntıları için kısa süreli rahatlatıcı etkilere sahip olduğundan alkol kullanmaya başlayabilirler veya kullandıkları alkol miktarını artırabilirler. Bu sebeplerle hastalığın daha başlangıçta tedavi edilmesi büyük önem taşır.

Ayrıca eşlik eden bedensel rahatsızlık bulunsun bulunmasın aşırı kaygı halinin tedavi edilmesi hipertansiyon ve kalp-dolaşım sistemi ile ilişkili risklerin azaltılması noktasında önemli bir adımdır.

İlaç tedavisi

Yaygın anksiyete bozukluğunun önde gelen tedavisi uygun şekilde seçilmiş antidepresanlardır. Tedaviye bazen de kısa süreyle benzodiazepin grubu ilaçlar eklenmektedir. İlaç tedavisi tek başına ya da gereğinde bilişsel-davranışçı terapi ile birlikte uygulandığında %90’lara ulaşan oranlarda başarılı olunmaktadır.

Antidepresanlar hakkında bilinmesi gereken hususlar:

  1. Bu ilaçlar kesinlikle doktor gözetiminde kullanılmalıdır.
  2. İlaçların etkilerini gösterebilmeleri için az 2-4 hafta kadar beklenmelidir. Bu ilaçların genellikle derhal açığa çıkan rahatlatıcı etkileri bulunmamaktadır. Hatta tedavinin başlangıcında bir kısım şikayetlerinizde geçici bir şiddetlenme görülebilir.
  3. Kullandığınız ilacın yeterli gelip gelmediğine, ilaç değişikliğine, etkiyi güçlendirme amacıyla ilave ilaç gerekip gerekmediğine hekiminiz karar vermelidir
  4. Belirgin düzelme sağlandıktan sonra tedavinin en az 6-9 ay süre ile devam ettirilmesi önerilmektedir. İlaçların tedavi sonunda kesilmesi kararını da doktorunuzla tartışarak onun önerileri doğrultusunda vermelisiniz.
  5. Sanılanın aksine antidepresanlar etkilerini uyuşturarak yapmazlar. Antidepresan kullandığınız takdirde düşünme ve karar verebilme işlevleriniz olumsuz etkilenmeyecektir.
  6. Antidepresanlar kesinlikle bağımlılık yapan ilaçlar değildirler.
  7. Antidepresan ilaçlar ile ilişkili görülen yan etkiler genellikle hafif olup, kısa sürelidir. Genellikle tedavinin ilk haftasında görülürler. Bunlar bulantı, kusma, baş ağrısı, sersemlik hissi gibi belirtilerdir. Daha uzun süreye yayılan yan etkiler arasında da cinsel isteksizlik, sertleşme ve boşalma güçlüğü yer alır. Kilo alımı ise ilaçların sadece bir grubunda rastlanan bir yan etki olup genellikle aşırı boyutlara ulaşmamaktadır. Bu tür yan etkileri hekiminizle paylaşmaktan çekinmeyin, bundan memnun kalacaktır. Tedavi sırasında beklenmedik bir etki gördüğünüzde mutlaka hekiminize başvurunuz.

Psikoterapi

Yaygın anksiyete bozukluğunda etkisi gösterilmiş olan terapi türü bilişsel davranışçı terapidir. İlaç tedavisine ek olarak uygulanabilecek  psikoterapi ile kişinin olumsuz düşünce ve davranış biçimlerinin değiştirilmesi ve hastalıkla mücadele etmesi için daha aktif olması amaçlanır. Terapi 6-12 seans kadar sürmektedir.
Bilişsel davranışçı terapide hasta öncelikle hastalığının ne olduğu ve sebepleri konusunda eğitilmektedir. Bunun yanı sıra nefes alma ve çeşitli gevşeme egzersizleri, stresle başa çıkma yöntemleri ile  kişinin rahatlaması sağlanır. Bunun yanı sıra çeşitli ödevler verilerek kişinin kaygı verici durumlara karşı duyarsızlaşması sağlanır.

Anne-Baba tutumları

Anne baba tutumları & Çocuğun kişiliği üzerine etkisi

Kişilik gelişimi yaşam boyu süren, genetik ve çevresel faktörlere bağlı olarak şekillenen bir olgu olsa da, çocukluk dönemi kişiliğin gelişmesi ve şekillenmesi açısından çok önemlidir. Erken çocukluk dönemi olarak adlandırdığımız 0-6 yaş arasındaki dönem çocukların çevreleri ile etkileşimlerinden en çok etkilendiği, kişiliklerinin büyük ölçüde şekillendiği dönemdir. Bu dönemde çocuk, sosyal bir birey olmayı öğrenirken, kişilik oluşumu açısından gerekli olan özdeşimi model alarak yapar. Çocuğun özdeşim kurmak için seçmiş olduğu model genellikle anne babasıdır, bu nedenle ebeveynlerin çocuğa karşı tutumunun yanı sıra kendi aralarındaki iletişimleri de çocuğun sağlıklı kişilik gelişimi açısından önemli bir etkendir.

Anne babanın çocukla nasıl iletişim kurduğu, sevginin nasıl ifade edildiği, çocuğun aile içinde bir birey olarak kabul edilip edilmediği, eğitimde kullanılan disiplin yöntemleri anne baba tutumlarını belirleyicidir. Bu tutumları şekillendiren pek çok etken vardır; anne babanın yetiştikleri aile ortamı, eğitim seviyeleri, genç yada geç yaşta anne baba olmaları, yaşam olaylarının aile üzerindeki etkileri, çocuğun dünyaya geliş zamanındaki ailenin içinde bulunduğu durum, çocuğun istenip istenmemesi, ailenin içinde bulunduğu kültürel faktörler gibi.

Çocuğun anne babasından aldığı iki temel şey vardır; sevgi ve eğitim. Her ikisinin de yetersiz veya aşırı olduğu durumlarda çocukta olumsuz davranışlar gözlemlenebilir. Sağlıklı bir birey anne babasından sevgi ve eğitimi dengeli bir şekilde alarak gelişir. Ailelerin sevgi ve eğitim  (disiplin) konusundaki aşırılığı veya yetersizliği çocukta sağlıksız psikososyal gelişim özellikleri görülmesine neden olabilmektedir. Aşırı sevgi gösteren ebeveynlerde çocuğa karşı aşırı kollayıcı, koruyucu tutum, çocuğun bir birey olarak özerklik gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve çocuğu anne babaya karşı bağımlı hale getirmektedir. Yetersiz sevgi gören çocukta ise, sevgi ve güven eksikliğinden yoksun olarak daha ciddi sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Eğitim konusunda ise, sıkı disiplin tutumu içindeki aileler çocuğa yaşından fazla sorumluluk yüklemekte, katı kurallar koyma ve ceza yöntemi olarak sıklıkla dayağa başvurmaktadır. Gevşek eğitim tutumu sergileyen ailelerde ise çocuğun her yaptığı hoşgörü ile karşılanır. Bunların yanı sıra tutarsız anne baba tutumu vardır ve bu ailelerde ne zaman nasıl bir disiplin tutumu sergileneceği belli değildir, çocuğa karşı tutumun zamanla tutarsız farklı olabileceği gibi, anne babanın çocuğa yaklaşımı konusunda tutarsızlık, eşler arasında farklılık da söz konusu olabilmektedir.

Aşırı Koruyucu Anne Baba Tutumları

Bu tutumu sergileyen anne babalarda çocuğa karşı sevgi aşırıdır ve disiplin yok denecek kadar azdır. Ebeveynler çocuğun her istediğini anında yaparlar ve çocuğa karşı aşırı koruyucu, kollayıcı tutum gösterirler, çocuğa karşı denetim ve sınırlama yoktur ve otorite sağlayamazlar. Genellikle bu tutuma sahip ailelerin tek çocuklu, geç yaşta ve zorluklarla çocuk sahibi olmuş, ilk çocuğunu kaybetmiş veya kendi ailesinden yeterli sevgi görememiş katı kurallarla yetişmiş aileler olduğu gözlemlenmektedir. Bu tarz aile içinde yetişen çocuklarda özgüven eksikliği ve anne babaya bağımlılık görülmektedir. Gevsek disiplinle yetişen bu çocuklar genellikle okul dönemine geldiklerinde karşılaştıkları kurallar karşısında hayal kırıklığına uğramaktadırlar ve aile dışındaki sosyal çevrede ilişkilerde başarısızlık yaşamaktadırlar. Çocukluğundan beri benmerkezci yaşayan birey, erişkinlik döneminde sosyal norm ve toplumsal ahlaki değerlere uygun davranma konusunda kendisini değiştiremez. Çocuk belli bir disiplin anlayışı ile kendisine doğru ve yanlışın gösterilmediği, sorumluluk almadığı bir ortamda yetiştiği için erişkinlik yaşamında da sorumluluk taşımayan, doyumsuz, dürtülerini kontrol edemeyen birey haline gelebilir.

Mükemmelliyetçi Anne Baba Tutumları

Bu ailelerin tutumları aşırı sevgi ve sıkı disiplin şeklindedir. Anne baba bir yandan aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum içerisindeyken diğer yandan çocuktan yaşının üzerinde bir davranış örüntüsü beklemektedir. Bu tarz aileler daha çok eğitim ve sosyokültürel düzeyi yüksek ailelerdir ve çocuklarını kendileri belirlediği bir kalıba göre yetiştirmek isterler. Çocuğun bir birey olarak gelişimi, kendi tercih ve davranışları aile tarafından desteklenmez. Bu tutumdaki anne babalar çocuğunu olduğu gibi kabul etmezler, her alanda çocuğun kapasitesini zorlayıp, yanlış yapmasını kabul edemezler. Bu tarz ailede yetişen çocuklar genellikle yanlış yapmaktan korkan, kendine güveni olmayan birey haline gelirler. Anne baba sevgiyi genellikle başarı beklentisi ile sundukları için çocuğa göre sevginin koşulu başarıdır ve başarısızlığı anne babasının sevgisini kaybettirecek bir tehtit olarak algılar, bu durumda yoğun anksiyete gözlemlenebilir..Kendi doğal içgüdüleri ve ailesinin kendisinden beklentileri arasında sıkışıp kaldıkları için, çok fazla çelişki yaşarlar.Bu çocukların ileride nevrotik olma ihtimalleri çok yüksektir

Otoriter ve Reddedici Anne Baba Tutumları

Bu tutumu sergileyen ailelerde çocuğa karşı sevgi ve şefkat yoktur ve eğitim konusunda sıkı bir disiplin vardır. Genellikle çocuk hata yaptığında dayak ve şiddet olarak çocukta cezalandırma yoluna gidilir. Anne babada otorite hakimdir ve çocuğa söz hakkı tanınmaz bu durumda çocuk anne ve babası ile ilişkisini korkuya dayalı geliştirir. Bu korku hissinden dolayı çocuklar genelde anne babaya karşı uysal, dürüst görünür fakat içten içe nefret, öfke, düşmanlık hissine kapılabilirler. Öfke duygularını cezalandırılma korkusu ile dışa vuramadıklarından genelde kendilerine yöneltirler ve bu nedenle bu çocuklarda antisosyal davranışlar, saldırganlık sık görülebilmektedir. Bu tutumla yetişen çocuklar kaygılı, güvensiz, suç işlemeye meyilli, insan ilişkilerinde başarısız ve tutarsız kişilik geliştirebilir. Genellikle karşı çıkma ve saldırganlık ile kendilerini kabul ettirmek isterler, sevgiden uzak bir ortamda yetiştirildikleri için sevgiyi öğrenemez ve kendi çevrelerindekiler sevgi gösteremezler.

İlgisiz ve Kayıtsız Anne Baba Tutumları

Bu ailelerde çocuk başıboş bırakılmakta ve neredeyse çocuğun temel ihtiyaçları dışında çocukla hiç ilgilenilmediği gözlemlenmektedir. Disiplinsizlik söz konusudur ve bunun nedeni ilgisizliktir. Bu tutum daha çok sosyoekonomik düzeyi düşük ,çok çocuklu ,ve her iki ebeveynin de yoğun çalıştığı ailelerde görülmektedir. Bu tip ailelerde çocuk, fiziksel ve duygusal yalnızlık içindedir ve anne baba çocuk arasında iletişim kopukluğu vardır. Bu tutumla yetiştirilen çocukların genellikle pasif ve donuk oldukları görülür. Anne ve babasını kendisine model alamadığı için dışarıdan bir modelle ve çoğunlukla da olumsuz bir modelle özdeşim yapması olasıdır ve zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidir. Aile içinde ilgi göremeyen çocuk, dikkat çekmek için çevresine zarar verici davranışlar sergileyebilir. Sözlü iletişimin yetersizliğinden dolayı dil gelişiminde gecikme yada konuşma bozuklukları ortaya çıkabilir.

Tutarsız Anne Baba Tutumları

Bu tarz ailelerde genellikle anne babanın o anki psikolojik durumu ile ilintili olarak çocuğa karşı sergilenen tutum değişkenlik gösterir. Anne babalar kimi zaman bir davranışı olumlu karşılarken, kimi zaman cezalandırabilirler. Bu durumda çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda çelişki yaşamaktadır ve dolayısı ile ne zaman nerede ne yapacaklarını bilemezler.Farklı zamanlarda gösterilen tutarsız tutumun yanı sıra, anne ve babanın birbirlerinden farklı tutum içerisinde olmaları da tutarsız anne baba tutumları içerisine girer. Anne ve babanın farklı disiplin anlayışı geliştirmesi sonucunda anne için doğru olan bir şey baba için yanlış olabilir. Bu tarz durumlarda anne ve baba mutlaka aynı görüşe sahip olmalı, biri davranışı olumlu görüp diğeri ceza uygulamamalıdır. Çocuk davranışını onaylayan ebeveyne yakın hissederken diğerine karşı öfke duyabilir bu da aile içinde kutuplaşmalara neden olur.Tutarsız tutum sergilenen çocuklar çevrelerine karşı güvensiz, şüpheci ve kararsız bir kişilik yapısı geliştirebilirler.

Olumlu ve sağlıklı aile tutumu

Olumlu ve sağlıklı aile tutumu sevgiyi ve eğitimdeki disiplini dengeli bir şekilde barındıran ve çocuğun temel ihtiyaçlarını en olumlu şekilde karşılayan tutumdur. Tutarlı, esnek, ceza kadar ödülü de barındıran disiplin, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları öğretir. Disiplin yeteri kadar ve çocuğun yaşına, içinde bulunduğu gelişim döneminin özelliklerine uygun olmalıdır ve anne babalar çocuklarına disiplin verirken aynı zamanda sevgi ve hoşgörüyü yeterli düzeyde göstermelidir. Olumlu davranışlar desteklenerek ödülle pekiştirilmeli, olumsuz istenmeyen davranışlara yönelik cezalar da çocuğun özüne değil, davranışına yönelik olmalıdır. Sevgi ve disiplini dengeli bir şekilde çocuğuna yansıtan ailelerde, çocuk kendi benliğini tanıma, kendini geliştirme imkanı bulur. Doğruları ve yanlışları ile kendisinin değerli olduğunu, kabul gördüğünü mesaj olarak algılayan çocuk, yapıcı,yaratıcı, özgüveni yüksek, sosyal ilişkilerinde başarılı ve davranışlarının sorumluluğunu alabilen bir kişilik geliştirir.

Boşanmanın Etkenleri

Boşanma süreci, evliliği sürdürmeye yönelik tüm çabaların başarısızlıkla sonuçlanması ve tek çözümün boşanma olarak görülmesiyle başlar. Boşanma evlilik için çözüm değil çözümsüzlüktür. Çünkü yasal boşanma kararı ile evlilik birliği ve ailenin ortak yaşamı sona ermektedir.

Boşanma çeşitli aşamalardan oluşan çok yönlü bir süreçtir. Bu aşamalar şunlardır:

– Duygusal boşanma: Evliliğin çözülme sürecinde eşlerin birbirine karşı duygularında değişme, azalma eşlerin birbirine yabancılaşması.

– Hukuki boşanma: Mahkemeye yapılan boşanma başvurusu ve boşanma kararının kesinleşmesi, Evliliğin yasal olarak sonlanması.

– Ekonomik boşanma: Boşanma durumunda malların paylaşımı.

– Toplumsal boşanma: Eşinden ayrılmış dul bir kadın ya da erkek olmanın sosyal ilişkilere yansıması.

– Ana baba olarak boşanma: Boşanmanın en acı yönü, ebeveyn olarak boşanmadır. Çocuklar velayetin verildiği ebeveynle birlikte yaşar.

– Psikolojik boşanma: Eşin desteği olmaksızın bağımsız yaşamayı öğrenme. Özellikle uzun süreli evliliklerden sonra gerçekleşen boşanmalarda bu konuda ciddi uyum problemleri yaşanır.

Boşanmanın gerçekleşmesi durumunda tarafların bundan etkilenmesi ve belli ölçülerde zarar görmesi kaçınılmazdır. Boşanma tüm aile üyelerini farklı biçimlerde ve derecelerde etkiler. Boşanmanın bireylerde yarattığı bu etkiler ve yol açtığı sorunlar, psikolojik, sosyal ve ekonomik açılardan ele alınmaktadır.

Kadın Açısından Boşanma

Kadınlar, boşanmaya bağlı olarak ortaya çıkan sorunları erkeklere göre daha yoğun yaşayan kesimdir. Bunun nedeni hem bireysel hem de toplumsal etkenlerle ilişkilidir.

– Kadınlar olaylara daha duygusal yaklaşır ve daha kolay ve yoğun etkilenirler.

– Türkiye’de kadınlar üzerindeki toplumsal baskı diğer gruplardan daha fazladır.

– Ülkemizde geleneksel değerlerle de ilişkili olarak kadınların öğrenim düzeyi ve sosyal statüsü düşüktür.

– Evli kadınların önemli bir bölümü ekonomik yönden eşine bağımlıdır. Yukarıda örneklenmeye çalışılan etkenlere bağlı olarak, boşanan kadının çözmesi gereken sorunları çok; ama gücü ve kaynakları o ölçüde sınırlıdır.

Araştırma sonuçlarına göre boşanmış kadınların önde gelen güçlükleri şöyle sıralanmaktadır:
– Ekonomik sıkıntı (%88.6)
– Çevre baskısı (%80.8)
– Velayet babadaysa çocuklara özlem duyma (%79)
– Erkek tacizi (%77)
– Aile baskısı (%73.2)
– Ruhsal/duygusal sıkıntı (%70)
– Konut bulma sıkıntısı (%56)
– Nafakayla ilgili sıkıntı (%55.8)
– Evin tamirat gibi işlerini yapmakla ilgili sıkıntı (%34.2)

Boşandıktan sonra karşılaşılan ekonomik güçlük, kadın açısından yaşanan sorunların başında gelmektedir. Evlilik sürecinde, evi dışında herhangi bir işte çalışmayan ve eşinin kazancını paylaşan kadın boşandıktan sonra ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır.

Sıralamada yer alan diğer sorunlar toplumun boşanmaya ve boşanmış kadına bakışı ile ilgilidir. Kadına yönelik baskı hem ailesinden hem de çevreden gelmektedir.

Görüldüğü gibi evliliğinde yaşadığı sorunlara boşanmayla son vererek daha iyi bir yaşamı düşleyen kadın, boşanmayla birlikte yine ve yeni sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Çocuklar Açısından Boşanma

Boşanma kararı ve sonucu aile üyelerinin tümünü etkiler ancak, bundan en çok etkilenen şüphesiz çocuklardır. Bir evliliği başa çıkılamayan sorunlarla sürdürmenin çocuk üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler, bazen boşanmanın etkisinden çok daha fazla ve yıkıcı olabilir. Boşanmanın nedeni ve şekli çocukların boşanmadan ne kadar etkileneceğini belirler. Çocuğun en çok zarar gördüğü dönem, eşler arasındaki çatışmaların doruk noktasına ulaştığı ve boşanma kararının verildiği dönemdir. Bu dönemde çocuklar her türlü tartışmadan ve çatışmadan uzak tutulmalı eşlerin birbirlerine gösterdikleri tepkilerden çocuğun etkilenmesi önlenmelidir. Boşanma çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkileyen ve çeşitli davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olan bir durumdur. Bu olumsuz etkilerin en aza indirilmesi boşanma süreci ile sonrasında ana babanın tutumları ile doğrudan ilişkilidir.

Anne ve baba birlikte boşanmanın anlam ve sonuçlarını yaşlarına uygun bir dille çocuklarına anlatmalı, yaşamlarında nelerin değişeceğini anlayabilecekleri şekilde açıklamalıdır.

Yapılan araştırmalara göre boşanma sonrası görülen etki ve sorunların başlıcaları şunlardır:
– Boşanmadan dolayı anne babayı veya kendisini suçlama
– Ebeveynlerinin boşanmış olmasından utanç duyma
– Boşanma sonrası yaşamında meydana gelen değişimler nedeniyle öfke ve kızgınlık hissetme
– Birlikte olamadığı ebeveyne büyük özlem duyma ve kimi zaman bundan diğer ebeveyni sorumlu tutma
– Okul başarısında düşme
– Arkadaş ilişkilerinde başarısızlık
– İçe kapanma
– Söz dinlememe, inatçılık, isyankârlık gibi olumsuz davranışlar gösterme
– Kötü alışkanlıklar edinmeye eğilim ve başlama

Daha erken yaşlarda ise çocuklarda, altını ıslatma, parmak emme, içe kapanma, kâbus görme, hiperaktivite ve saldırganlık gibi davranışlar ortaya çıkabilmektedir.

Çocukların boşanmayı kabullenmeleri belli aşamalarda gerçekleşmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
– Boşanmayı inkâr etme
– Boşanmayı yaratan nedenlere kızma
– Anne babayı bir araya getirme ve birleştirme çabası
– Depresyon ve çöküntü
– Boşanmayı kabullenme

Boşanmanın çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirebilmek için;
– Ebeveynler birbirlerine dostça davranmalı,
– Çocuklarına yeterince zaman ayırmalı, ihtiyacı olan ilgi ve sevgiyi göstermeli,
– Çocuklar taraf tutmaya zorlanmamalı ve çocuğun bu durumdan yararlanmasına izin verilmemeli,
– Ayrılan eşin olumsuz yanları sürekli vurgulanarak çocuğa ebeveyni kötülenmemelidir.

Erkek Açısından Boşanma

Boşanma, erkek içinde çeşitli güçlükleri beraberinde getirmektedir. Boşanma sonrası duruma uyum için belli bir sürenin geçmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Yaşanan sorunlar ve etkililik dereceleri farklılık göstermekle birlikte boşanmanın her iki tarafta da yarattığı duygusal boşluk benzer nitelikte hissedilmektedir.

Araştırma sonuçlarına göre boşanmış erkeklerin karşılaştığı önde gelen güçlükler şunlardır:
– Velayet annedeyse çocuklara özlem duyma (%71.6)
– Ev ve kendi işlerini yapmakta güçlük (%62.6)
– Ruhsal/duygusal sıkıntı (%58.6)

Ülkemizde çocukların velayeti genellikle anneye verilmekte, babaların çocuklarıyla birlikte olmaları çoğu zaman sorun yaratmaktadır. Bu durum özellikle gerilimli boşanmalarda daha çok yaşanmaktadır.

Evle ve kendisiyle ilgili işleri yapmakta erkeğin karşılaştığı güçlük, evlilikte cinsiyete dayalı geleneksel iş bölümünün bir sonucu olarak görülmektedir. Daha önce tümüyle kadının üstlendiği yemek, temizlik, ütü gibi islerin yapılması erkek için sorun olmaktadır. Sırf bu nedenle erkeğin yeniden evlenmesi hem kendisi hem de çevresi tarafından zorunluluk olarak görülmektedir.

Çocuk-Ergen ve Aile Terapisi

Çocuk Terapisi Nedir?

Çocuk terapisinde ilk amaç çocuğun bir sorunu olup olmadığını veya çocuğun bunun farkında olup olmadığını ve olası sebeplerin neler olduğunu kavramlaştırmaktır. İkinci ana amaç ise var olan problemlerin giderilmesidir. Genellikle 4 -10 yaş aralığındaki çocuklarla yapılan terapi biçimidir.

Çocukla yapılan ilk görüşmelerde çocuğun dünyasındaki ana temaları öğrenmek; ilgi alanlarını, özel yeteneklerini, korktuğu ve en sevdiği şeyleri tespit etmek olasıdır. Ayrıca çocuğun özgüvenini, duygusal ve sosyal gelişimini değerlendirmek; yaşına göre karşılaşabileceği problemlerle başa çıkma becerilerini saptamak çocuk psikoterapisinin diğer önemli amaçlarındandır.

Görüşmenin içeriği çocuğun gelişimsel düzeyine, kişilik yapılanmasına ve görüşmenin amacına göre farklılık gösterebilir. Örneğin 9 yaşındaki bir çocukla görüşme, 6 yaşındaki bir çocukla yapılan görüşmeden elbette ki içerik ve biçim bakımından çok farklıdır.

Bazı çocuklar kişisel sorunlarını bir yabancı ile paylaşmakta zorlanırken bazı çocuklar paylaşmak istese de çekingen davranabilirler. Bir diğer gurup çocuk ise oldukça ketum ve savunmacı davranabilir.     Görüşmeci, başlangıçtan itibaren çocuğun sırlarını, korkularını, fantezilerini coşkularını yavaş yavaş hatta dolaylı yoldan oyunla ortaya koyabileceğini daima akılda tutmalıdır. Bazen çocuklar seanslarda özellikle ilk seanslarda şaşkın, korkulu, hırçın, hatta ilgisiz olabilirler. Usta bir çocuk terapisti hemen bu tuzağa düşmez, en kırcın bir çocuğun içinin ta derinliklerinde çok uyumsal bir parça taşıdığını ve terapistin asıl görevinin çoğun içindeki bu parçaya ulaşıp onu dışarıya çıkarmasında çocuğa yardımcı olmak olduğunu bilir.

 

Çocuklarla çalışmak isteyen kişinin çocuklarla birlikte olmaktan hoşlanması, sıcak, esnek, kabullenici, destekleyici ve sabırlı olması gerekmektedir. Diğer taraftan terapist ne çocukla fazla iç içe geçmiş ne de çocuğun doğal aktifliğine karşı ilgisiz olmalıdır. Ayrıca çocuğun ailesi ve ççukla yaptığı çalışma ve danışmanlıkta azından çıkacak sözlerin çocuğun bundan beş yıl on yıl sonraki psikososyal uyumlarında etkili olabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Çocuklar terapistin yaklaşımı ve tutumuna karşı oldukça sezgilidir. Usta bir görüşmeci çocuğun serbestçe aklına geleni söylemesini destekleyen, çocuk oynuyor ya da konuşuyorsa ona katılabilen, uygun olduğunda çocukla oturup oynayabilen ama aynı zamanda uygun ve yerinde sınırlar koyabilen bir kişidir. Çocuk psikoterapisti çocuğun içindeki coşkuyu ,kaygıyı, yapmak istediklerini ve yapmaktan korktuklarını sezebilen ve bunu çocuğa aynalayabilen olmalıdır. Terapist ister bunları sezsin ister sezmesin çocuk terapistin neyi sezip neyi sezmediğini hemen sezer.

Çocuk terapisinde ilk amaç çocuğun rahatlamasını sağlayarak çocukla terapist arasında güven ilişkisinin kurulmasıdır. bunun olmasının yolunda çocuğu kendi bağlamında anlamaktan geçer. Güven olmaksızın bir şeylerin geliştirilmesi ve değiştirilmesi hemen hemen hiçbir zaman mümkün değildir.  Ancak güven oluşturulabilirse terapist problemin doğası, çocuğun özellikleri, duyguları ve aile yaşamı hakkında bir değerlendirme yapabilir ve ondan sonra çocuğa ve aileye danışmanlık yapabilir.

Çocuk terapisinde terapistle çocuk arasında güven ilişkisi oluşturulduktan sonra çocuk için en kolay konulardan başlayarak daha zor konulara doğru ilerlenir. Örneğin okul, mahalle, yaratıcılık, sosyal ilişkiler, liderlik, büyüdüğündeki hedefleri, aile ilişkileri, korku ve fantezileri, belirtisel davranışları gibi konular ele alınır.

Sorulacak sorular çocuğun gelişim aşamasına göre basit, açık ve anlaşılır olmalıdır.

Çocuk terapisinin önemli ve olmazsa olmaz ayaklarından biri de ebeveynleri ile yapılan görüşmelerdir. Görüşmeye yönelten durum bir kriz ise ya da aile uzak bir mesafeden geliyorsa ilk görüşmede tüm aileyi birlikte görmede fayda vardır. Hatta bir kriz durumu olmasa bile ilk görüşmeyi tüm aile ile yapmak faydalıdır. Ebeveynler boşanmış olsalar bile aradaki gerilimi kontrol etmek amacıyla her iki ebeveyn ve çocukların katıldığı bir aile görüşmesi yapmak aile etkileşimlerini değerlendirme açısından son derece önemlidir. Ebeveynlerle ya da aile ile görüşmenin temel amacı ayrıntılı bir öykü almak ve aile deneyimleri konusunda bilgi edinmektir.

Ebeveyn görüşmesinin başlıca amaçlarından biri de terapist ve ebeveynler arasında bir işbirliği ve güven ilişkisi sağlamaktır. Aile görüşmesi güvenli bir ortamda sakin bir şekilde problemlerin dile getirilip çözülmeye çalışılası çoğun kaygılarını azaltır ve aile ortamındaki duruşu kesinlikle iyi yönde değişir.

Diğer önemli amaçlar ise çocuğun mevcut sorunu, okul öyküsü, sağlık sorunları, erken dönem çocukluk gelişimi, akran ilişkileri, çocuğun yaratıcı etkinlikleri, ilgi alanları, ev ve okul yaşam şartları, ebeveyn çocuk ilişkileri, anne ve babanın çocuk yetiştirme usulleri, benimsedikleri disiplin yöntemleri, ebeveynlerin evlilik ilişkileri ve anne babanın çocuğun sorununu ve nasıl bir yardım aradıklarını anlamak ve mevcut sorunun nasıl çözüleceğini değerlendirmektir.

Çocuk terapisinde aile ve ebeveyn görüşmelerinin önemini ne kadar tekrarlasak azdır. Çünkü çocuk ve ergen terapisinin olmazsa olmaz ayaklarından biri, ebeveynlere durumun gereğine göre danışmanlık yapmaktır.

Çocuğun sorunları çocuğun okul arkadaş akademik başarı ve çocuk ebeveyn ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkiliyorsa kısacası çocuk ve ailesinin işlevselliğini etkiliyorsa çocuk terapisinden faydalanmak çok önemli seçeneklerden biridir.

Çocuk Odaklı Aile Terapisi

Aile, hem bireysel hem de toplumsal açıdan birçok işlevi olan, en küçük toplumsal kurumdur. Doğumdan itibaren bu en küçük kurumun içinde olan çocuk, ister istemez bu kurumun kuralları ve doğrularında yetişmeye başlar.

Ailenin sahip olduğu işlevler zaman içinde ve toplumdan topluma farklılık göstermektir. Bir toplum için uygun sayılan aile yapısı, diğer toplumda normal dışı olarak değerlendirilebilir. Gerek toplumun, gerekse aileye hizmet sunan profesyonellerin beklentisi, ailenin bu işlevlerini sağlıklı bir biçimde karşılamasıdır. Ailenin bu işlevlerde problem yaşamasıyla birlikte 1990lardan bu yana aile terapileri ciddi anlamda etkinlik göstermeye başlamıştır.

Günümüzde eşler arasında ya da anne-baba ve çocuklar arasındaki çatışma normal sayılmakla birlikte, ruhsal açıdan canlılığın bir işaretidir, yani aile için sağlıklılık belirtisi sayılmaktadır. Birbiriyle tartışmaya enerjilerinin olması, bunları çözmeye de motive olduklarının işareti olabilir. Ailede bir bozukluğun kanıtı olarak görülen şey, üyeler arasında çatışmalar olması değil, aile üyelerinin bu gibi gerilimlere, birbirleriyle çatışmaya girmeden, birbirlerini cezalandırmadan ya da hastalık belirtileri ortaya çıkarmadan dayanıklılık gösterememesi ve çözmede yetersiz kalmasıdır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, çocukta yaşanan uyum bozuklukları, davranış bozuklukları vs. ailedeki bu çatışmanın bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Örneğin anne-babası boşanma evresinde olan küçük bir çocukta gece tuvalet kaçırmalarının artması, ergende okulda uyumsuzlukların başlaması ya da çocukta mide bulantısı, baş ağrısı gibi yakınmaların olması, ailenin yaşanan problemi çözmede yetersiz olmasının kanıtı olabilir.

Çocuk odaklı aile terapisi, kimi yaşamsal problemlerin, aile içinde ele alınmasını ve bu bağlamda çözülmesini öneren, bu nedenle tüm aile üyelerinin katılımıyla ailenin iyilik halini artırmayı hedefleyen terapötik bir müdahale sürecidir. Bu terapi çeşidinde sadece çekirdek aileyle kalmayıp, çocuğun hayatında etkin rol oynayan tüm aile fertleri terapiye davet edilir. Örneğin aynı evde yaşayan ya da alt katta oturan büyük anne-büyük baba, ya da anne veya babanın kardeşleri, terapi odasında bulunması gereken kişilerdendir. Bunun doğruluğu, tedavi sonrası görünürde olan tüm problemli davranışlar düzelse dahi, ev ortamında bir değişikliğin olmamasıyla kısa süre sonra tekrarlanması şeklinde ispatlanabilir. Bir çocuğun hayatının çoğu okulda, ebeveynlerin zamanının çoğu işte geçse dahi, ev ortamının önemi tedavi sonrasında yaşanan problem nüksünde net bir şekilde gözükebilir. Çocukta baş gösteren problemi çözdükten sonra, eve döndüğünde aynı huzursuzluk, engellenme, öfke ya da şiddet gibi negatif durumlar devam ettikçe, terapiler de etkinliğini kısa sürede kaybetmektedir.

Aile terapisinin uygulanmasını gerektiren kimi durumlar şu şekilde belirtilebilir (Sholevar, 1997; Kılıç ve Uslu, 2004):

  • Aile üyeleri arasında açık ve gözlenir bir çatışma varsa,
  • Aile içinde işlevsiz davranışa yol açan örtük problemler varsa (hayalet sorunlar). Hayalet sorunlar çocuğun farkettiği ama ne olduğunu bilmediği durumlardır.
  • Aile içinde birden çok bireyde ruhsal bozukluk söz konusuysa,
  • Aile üyelerinin iletişimi ve birbirini algılamasında kronik ve ciddi sorunlar varsa (projektif identifikasyon, aile üyelerinden birinin günah keçisi, şaklaban, dert dinleyen, güçlü olması gibi)

Aile terapisi, insan davranışına ve psikiyatrik bozukluklara, kişilerarası ilişkiler bağlamından bakmaktadır. Orada anne, baba ya da çocuk yoktur. Anne-baba-çocuk arasındaki iletişim olan dördüncü bir oluşum ve bunun kombinasyonları vardır. Değişim, bireysel düzeyde değil, aile ilişkilerinde yani dördüncü oluşumda gerçekleştirilmekte ve böylelikle yukarıda da açıkladığım gibi tüm ailenin değişeceğine ve işlevselliğine kavuşacağına inanılmaktadır. Bu süreçte amaçlar, ailenin etkileşimini ve dinamiklerini tanımlamak ve patoloji ile ilişkisini keşfetmek; ailenin içsel güçlerini ve işlevsel kaynaklarını harekete geçirmek; uyumsuz aile etkileşimi stillerini yeniden yapılandırmak ve ailenin problem çözme davranışını güçlendirmek şeklinde ifade edilebilir. Bazen evlilik çatışması yaşayan bir ailede, anne baba her tartıştığında çocukta uyumsuz davranışlar ya da somatik belirtiler gözlemlenebilir. Burada yalnızca çocukla ilgilenip “görünürde olan” patolojisiyle ilgilenirsek, iyileşme olsa dahi kısa süreli olacaktır. Burada çocuk ilgiyi kendi üzerine çekerek aile içi dengeyi korumaya çalışmaktadır ve mutlaka aile ilişkilerinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Genel Sistemler Kuramı’nın önemli temel kavramları şu şekilde özetlenebilir (Kılıç ve Uslu, 2004):

1. Bütüncüllük: Sistemin bütünü, bireylerinin toplamından fazladır. Bireyler arasındaki ilişkileri de kapsar. Örneğin, 4 kişilik bir aile, bireylere ek olarak her bir bireyin diğerleriyle ilişkilerini de kapsayan 10 birimden oluşmuştur

2. Döngüsel nedensellik: Bir belirtinin, davranışın ya da sorunun bir olay ya da kişi nedeniyle ortaya çıktığını öneren doğrusal nedenselliğin aksine, sistem içinde her bir bireyin diğerlerini etkilediğini ve onlardan etkilendiğini vurgular. Sistem içinde her bir bireyin davranışı, diğer bireylerin davranışlarının hem öncülü hem de sonucudur.

Örneğin, yeme problemi olan bir çocuk, annesinin kendisini yetersiz hissetmesine yol açacaktır. Yetersiz hisseden ve gün boyu çok yorulan anne, hem çocuğa hem eşine karşı gergin ve sinirli davranabilir, eşinden de benzer tepkiler alabilir. Annesinin ve babasının gerginliğini hisseden çocuğun patolojisinin büyümesi beklenen bir sonuçtur.

3. Aile, çevresiyle birlikte evrimleşen dinamik bir sistemdir. Hem içindeki hem de dışındaki gelişmelerden etkilenir ve yaşam döngüsü içinde değişir.

4.Homeostazis: Ailenin iç ve dış değişimlere karşı kendini düzenlemesi ve dengesini korumasıdır. Bu amaçla, bir bireydeki değişim, başka bir bireydeki tamamlayıcı bir değişimle dengelenir. Buna negatif geribildirim denir. Örneğin, ergenlik dönemindeki gencin okula devam etmeme girişimlerine karşı ana baba daha katı kurallar getirebilirler. Bu durumu da dengelemek için, bir bireydeki küçük bir değişim, diğer bireyler tarafından büyütülebilir. Bu da pozitif geribildirimdir. Örneğin, ergenin okul bırakma girişimlerine karşı ana baba yeni çözüm yolları deneyebilirler. Bu durumda sorunlar bazen kontrolden çıkabilir, yararı olmayan çözümler yinelenebilir ya da yapıcı çözümlere ulaşılabilir. Böyle durumlarda, bu problemin çıkış zamanı çok iyi değerlendirilmeli ve aile içi hangi sistemi korumaya yönelik bir girişim olduğu tespit edilmelidir.

5. Sınırlar: Sistem içindeki ilişkileri ve bir ailenin kimliğini belirler. Sisteme dışarıdan girmesine izin verilen bilgi miktarını düzenler. Alt sistemleri birbirinden ayırır. Örneğin anne-baba-çocuktan oluşan bir ailede, aile içi sırlar büyükanne-büyükbabaya iletilirse, veya anne-babanın çocukla ilgili aldığı kararları büyükanne-büyükbaba yıkarsa, sınırlarla ilgili çalışmak gerekir.

6. İletişim: Ailede iletişimin sözel ve sözel olmayan şekilde gerçekleştiği yer ve zamana göre anlamının değişmesidir. Örneğin çocuk annesini oyun oynamaya çağırdığında annenin “Salonu toplayıp geliyorum” demesi, yalnızca durum belirtebileceği gibi, ortalığı çok dağıtan çocuklarına sitem ya da eşine kendisinden başka bir iş istememesi için uyarı niteliği taşıyabilir.

7. Entropi ve negatif entropi: Entropi bir sisteme giren bilgi ya da enerjidir. Sistemin dengesinde değişmeye yol açar. Negatif entropi ise entropiyi azaltmaya ve dengeyi korumaya yöneliktir. Aile sisteminin yeni durumlara uyumu bu ikisinin bir arada işlemesiyle gerçekleşir.

8. Eş-sonuçlanma: Bir sistemde aynı sonuca birçok yoldan ulaşılabilir. Önemli olan farklı çözüm yolları bulmaya odaklanmaktır.

9. Açık ve kapalı sistemler: Bilgi giriş ve çıkışı kolay olan sistemler açık sistemlerdir. Bilgi girişi sistemi değişime yönlendirir. Mutlak kapalı sistem yoktur. Bir sistemin çok açık ya da çok kapalı olması zararlı olabilir. Her sistemin ideal değişim hızı farklıdır. Kapalı sistemlerde iletişim neredeyse hiç yoktur. Aile bireyleri birbirlerinin hayatlarından habersizdir. Aşırı açık olan ailelerde ise, sürekli telefon trafiği, sürekli bilgi alma ve verme hali gözükebilir.

10. İlişki: Aile bireyleri arasındaki etkileşimi anlatır.

  • Sembiyotik ilişki: Bir bireyin davranışının devamı bir başka bireyin davranışına bağlıdır. Özellikle bu ilişki anne-çocuk arasında daha sıklıkla görülmektedir.
  • Tamamlayıcı ilişki: Zıt davranışlarla süren etkileşimdir. Birisi bağırdığında karşısındakinin susması buna örnek olabilir.Bu dengeyi genelde anneler sağlamaya çalışabilir. Evde huzursuzluk çıkmaması adına baba-çocuk arasında genelde susan kişi olabilir
  • Simetrik ilişki: Benzer davranışlarla süren etkileşimdir. Buna örnek olarak birisi bağırdığında karşısındakinin bağırması ya da vurması gösterilebilir. Ciddi anlamda büyüyen tartışmalar-kavgalardan yakınan ailelerin ilişkisi değerlendirildiğinde genelde bununla ilgili sıkıntılar ortaya çıkmaktadır.
  • Koşut ilişki: Hem tamamlayıcı hem de simetrik ilişkinin bir arada bulunmasıdır.

Seanslarda, aile içindeki bireye odaklanılmakta, bireydeki gelişimin aileyi de geliştireceği düşünülmektedir. Bu yüzden özellikle çocuk ve ergenlerle çalışırken seanslara tüm aile bireylerinin katılması çok önem taşımaktadır. Burada, aile, tüm üyeleri eşit kabul edilen bir grup olarak ele alınmaktadır. Kendini çocuğunun rahatsızlığından sorumlu gören ve suçluluk hissi yaşayan aileleri, tedavi sürecine sokmak ve kendilerini değişim ve iyileşmenin bir parçası gibi hissettirmek hem terapilere katılımı arttıracak hem de ilerlemeyi hızlandıracaktır. Önemli olan görünürde olan problemi belirlemek, problemin kaynağına ulaşmak ve bunu ortadan kaldırabilmek için ailenin iç güçlerini ortaya çıkartmaktır. Özetle aile terapileri; “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindir!”

Çocuklarda Gelişim Takibi
  • Çocuk Eğitiminde Karşılaşılan Güçlükler ve Ebeveyn Yönlendirmesi
  • Çocuklarda Gelişim Tarama Testleri ve Gelişim Danışmanlığı
  • Doğumdan Ergenliğe, Çocukları Tanıma ve Ailelerini Yönlendirme
  • Çocuklarının Sorunları ile Baş Etmede Ailelere Rehberlik
  • 0 – 2 yaş Anne Bebek Danışmanlığı
  • 0 – 6 yaş Gelişim Takibi
  • Gecikmiş Konuşma
  • Uyku Bozukluğu
  • Gelişim Geriliği
  • Uyku ve Beslenme Problemleri
  • Yeme İsteksizliği
  • Anne Baba Becerileri Geliştirme Eğitimi
  • Bebek ve Çocukların Gelişim Kontrolü ve Takibi
  • Gelişim Geriliği
  • 0-6 yaş Çocuk Gelişim Takip Ünitesi
  • Çocuklara Yönelik Psikolojik ve Gelişimsel Test Değerlendirmeler
  • Anne Baba Eğitim Programları
Çocukluk Dönemindeki Korkular

Korku, görünen ya da görünmeyen tehlikeler karşısında canlının kendini korumasına olanak tanıyan bir tepkidir. Güçlü bir heyecan türüdür.

Korku tepkileri 5 ila 9. aylarda oluşmaya ve görülmeye başlar. Korkunun en çok yaşanması 3. ve 11. yıllara rastlar. Üç yaşında korku uyandıran şey, çocuğun çevresinde var olan nesne, kişi ve olaylardır. Yaş iyice büyüdükçe korkular yetişkin profiline biraz daha benzer. Okul başarısı gibi sosyal korkularda artış olurken, hayali nesnelerden duyulan korkularda azalma görülür. Bunun başlıca nedeni, zihinsel gelişimde oluşan ilerlemedir. Bir bakıma insan yavrusu, çevresinden ve kendi içinden gelen korkuları yenerek, aşarak olgunlaşır. Örneğin, bir bebek için her şey korkutucu olabilir. Gürültüler, alışılmamış bir nesne, bir yabancı yüz gibi. Bebek, acıkma, susama, altının ıslanması gibi kendi içinden gelen neden ve ihtiyaçlara da korku tepkisi gösterebilir. Çocuklar henüz zihinsel gelişimlerini tamamlamamış olduklarından çevrelerindeki pek çok nesne yeni ve ürkütücü görünebilir. Çocuk çevresini tanıdıkça, beden gücü ve zihin yetenekleri geliştikçe, korkularını tek tek yener.

  • Korkuların oluşması hakkında çeşitli görüşler vardır.
  • Bunlardan bir tanesi korkuların genlerle, doğuştan getirildiğidir.
  • Diğeri ise korkuların öğrenilmiş şeyler olduğudur.

Çocuk çok küçük yaşlardan itibaren çevresindeki kişilerin çeşitli olaylar karşısında verdikleri tepkileri izler ve korkuyu model alarak öğrenir. Anne babasının belli bir olaydan sonra panik yaşadığını gören çocuk o olayla ilgili benzer bir tepki geliştirecektir.

Ailenin çocuğun karşılaştığı durumdan kaçınma davranışını desteklemesi durumunda çocuk o durumla mücadele etmeyi, başa çıkmayı öğrenemez. Çocuğun başa çıkabilme yetenekleri göz ardı edilmemelidir. Soruna odaklanıp mücadele etme yeteneğinin küçümsenmesine yol açılmamalıdır. Korkuyla yalnız kaldığı bir anda da karşılaşabileceği düşünülmeli ve çocuğun sürekli koruma altında tutulması engellenmelidir.

Korkuların oluşmasında anne babanın yanlış tutumlarının da etkisi vardır. Erken çocukluk döneminde anne babaların bazı davranışları çocuklarda yoğun korku yaşanmasına neden olabilir. Çocuk bu dönemde anne babasının verdiği mesajı olduğu gibi alacak, altında yatan anlamları algılayamayacaktır. Söz dinletebilmek için kullanılan ”Gelmezsen bırakır giderim” gibi tehditler, ”Sakarsın, dikkatsizsin” gibi eleştiriler, ”Beni hasta edeceksin” gibi suçlayıcı ifadeler, ”Koşma, düşeceksin” gibi sürekli tehlike altında olduğunu ifade eden uyarılar, çocukların güvensiz ve korkak olmalarına yol açabilir.

İki-dört yaşlarında kayıp ve ayrılığa karşı hassasiyet görülür. Yalnız kalmak, karanlık, yılan, köpek gibi hayvanlar korku yaratabilir. Bu yaş grubunda korkular, bebeklik dönemindekinden ve ileri yaşlarda görülenlerden daha çoktur. Bunun nedeni önceden fark edemediği, algılayamadığı durumları artık tehlike olarak anlayabilecek duruma gelmiş olmasıdır. Buna karşın deneyim eksikliği sebebiyle bu durumları kişisel tehdit olarak algılamaktadır.

Dört yaşından okul dönemine kadar aynı nedenlerle korku uyandıran nesnelerin çeşidinde, sayısında, şiddetinde önemli değişiklikler meydana gelir. Karanlık, yalnız kalmak, hayal ürünü yaratıklar, doğaüstü güçler gibi korkuları vardır. Okul öncesi dönemle birlikte bu korkuların sayısı ve çeşidi azalır.

Çocuk altı yaşından sonra okula başlar ve artık içinde bulunduğu dünya ile hayal dünyasını birbirinden ayırt etmeye başlar. Hayal ürünü olan korkularından yavaş yavaş kurtulur. Bu korkuların yerini zamanla kendisi ve yaşamdaki yeri, mevkisi ile ilgili korkular alır. Okul başarısızlığı korkusu buna örnek olarak verilebilir.

Depresyon

Aslında depresyon, temel belirtileri  isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Hastalığın üzerine basarak söylemek gerekirse, bir beyin bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır.

Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.

Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler.

Depresyon Türleri

Tüm depresyon türleri aynı değildir. Aynı zamanda klinik depresyon olarak bilinen majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.

Majör Depresif Bozukluk nedir?

Majör depresif bozukluk belirtileri şunlardır:

  • Çalışamama
  • Uykusuzluk
  • Yemek yiyememe
  • Bir zamanlar keyif alınan aktivitelerden artık zevk alamama
  • Depresif ruh hali
  • Çevrede gelişen olaylara karşı ilgisiz kalma

Majör depresyon veya klinik depresyon, normal günlük yaşamınızı engelleyebilir. Depresif semptomlar ıstıraba veya fonksiyon bozukluğuna sebep olur. Klinik depresyonda belirtiler kendiliğinden oluşur, ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı ya da hipotiroit gibi tıbbi durumlar sonucu ortaya çıkmaz.

Kronik Depresyon veya Distimi nedir?

Kronik depresyon veya distimi uzun süredir devam eden (iki sene veya daha fazla) depresif ruh halidir. Kronik depresyon majör depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..

Atipik Depresyon nedir?

Atipik depresyonun belirtileri şunlardır: Aşırı yeme, aşırı uyuma, yorgunluk, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet, olaylara karşı verilen reaksiyon olarak kötüleşen veya iyileşen ruh hali. Sıradan depresyonda ise yaygın üzüntü dikkati çeker.

Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon nedir?

Bipolar bozukluk -bazen manik depresyon olarak da adlandırılır- klinik depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen karmaşık bir ruh hali bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II. Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişi vardır.

Mevsimsel Depresyon diğer depresyon türlerinden ne kadar farklıdır?

Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılan mevsimsel depresyon, her sene aynı zamanda oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. “Kış sıkıntısı” veya “kapalı yerde kalma sıkıntısından” daha fazla şey ifade eder. Bunun nadir bir türüne “yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.

Psikotik Depresyon ciddi bir şey midir?

Psikotik depresyonda, psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer semptomlarına depresyon semptomları eşlik eder. Psikotik depresyonla gerçeklikten kopulur. Hastalar halüsinasyon ve sanrılar deneyimler.

Postpartum (doğum sonrası) Depresyon nedir?

Yeni anne olanların % 75’i “bebek melankolisi” çeker. Fakat 10 anneden birinde postpartum depresyon adı verilen daha ciddi bir durum gelişir. Anne doğumdan sonraki bir ay içinde majör depresif dönem yaşadığı zaman postpartum depresyon tanısı konur. Ne tür depresyon semptomu gösterirseniz gösterin, doktorunuzla konuşmak önemlidir. Doğru bir tıbbi teşhis ve etkili bir tedavi depresyonla başa çıkmanızı sağlar.

Majör Depresyon (Klinik Depresyon)

Mutsuz ve umutsuz mu hissediyorsunuz? Klinik depresyon olarak bilinen majör depresyonunuz olması muhtemeldir. Majör depresyonu olanlar derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içindedir. Majör depresyonda, çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve arkadaşlar ve aktivitelerden zevk almanızı zorlaştıran semptomlara sahip olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya gelebilir.

Majör veya klinik depresyon nedir?

İnsanların çoğu hayatlarında bir yere kadar üzgün veya kötü hissedebilir. Fakat klinik depresyonda günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olunur, DSM-IV’e göre -ruhsal sağlık durumlarına tanı koymakta kullanılan kılavuz- majör depresyonla beraber başka belirtilere de sahip olabilirsiniz. Bu belirtiler aşağıdakileri içerebilir:

  • Hemen hemen her gün yorgunluk veya enerji kaybı
  • Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu
  • Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık
  • Hemen hemen her gün insomnia (uykusuzluk) veya hipersomnia (aşırı uyuma)
  • Hemen hemen her gün hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması (anhedoni [haz yitimi
  • Psikomotor ajitasyon veya retardasyon (huzursuzluk veya yavaşlama)
  • Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil)
  • Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5’inden fazla bir değişiklik)

Durumunuzun majör depresyon olarak görülmesi için, belirtilerinizden biri ya depresif ruh hali ya da ilgi kaybı olmalıdır. Belirtiler hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.

Kimler majör depresyon riski altındadır?

Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Cemiyeti’nin bildirimlerine göre, majör depresyon Birleşik Devletler’deki 18 yaş üstü nüfusun % 6.7’sini etkilemektedir. Toplamda, % 20-25 arası hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon devresi geçirmiştir. Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler.

Kadınlar daha yüksek depresyon riski mi altındadır?

Kadınlar erkeklerden yaklaşık iki kat fazla majör depresyona sahiptir. Buluğ çağı, menstruasyon, hamilelik, düşük ve menopoz esnasında kadınlarda hormonal değişikliklerin majör depresyon riskini arttırdığı düşünülür. Majör veya klinik depresyon riskini arttıran diğer faktörler arasında evde veya işte artan sorumluluklar vardır. Çocuklarla, kariyerle, bağlılıklarla uğraşmak ve yaşlı anne veya babanın bakımıyla uğraşmak majör depresyon riskini arttırabilir. Tek başına çocuk büyütmek de riski arttıracaktır.

Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir?

Erkeklerde depresyon bildirimi daha azdır. Klinik depresyondan mustarip erkeklerin yardım istemesi veya deneyimleri hakkında konuşmaları bile düşük bir olasılığa sahiptir. Erkeklerde depresyon işaretleri; asabiyet, öfke, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır. Duygularını bastırmaları, hem evde hem de dışarıda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Majör depresyon hastalıklara, intihara ve hatta cinayete bile yol açabilir.

Majör depresyonu ne tetikler?

Herkesin bir klinik depresyon tetikleyicisi yoktur. Bununla beraber bazı genel majör depresyon tetikleyicileri şunlardır:

  • Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü
  • Sosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi
  • Büyük yaşamsal değişiklikler—taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik
  • Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma
  • Fiziksel, seksüel veya duygusal istismar

Bazı ailelerde majör depresyon nesilden nesile geçer. Bununla beraber aile geçmişinde depresyon olmayanlarda da majör depresyon görülür.

Majör depresyon nasıl teşhis edilir?

Bir sağlık uzmanı -doktorunuz veya bir psikiyatrist- tam bir tıbbi değerlendirme yapacaktır. Uzman sizin ve ailenizin psikiyatrik geçmişi hakkında sorular soracaktır. Muhtemelen bir depresyon görüntüleme testi de yapabilirsiniz. Kan testi, röntgen veya diğer laboratuvar testleri majör depresyona tanı koyamaz. Bununla beraber, doktorunuz depresyon belirtileri gösterebilecek başka bir durum olup olmadığına açıklık getirmek için bazı kan testleri isteyebilir. Örneğin, hipotiroidizm depresyonla benzer belirtilere sahiptir. Alkol kullanımı veya bağımlılığı, bazı ilaçlar, felç veya yasa dışı ilaçların kullanımı da depresyon belirtilerine neden olabilir.

Majör depresyon nasıl tedavi edilir?

Majör veya klinik depresyon ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doktorunuz muhtemelen size antidepresan reçetesi yazacaktır. Aynı zamanda bir konuşma terapisi olan psikoterapiyi de önerecektir. Bazen antidepresanın etkisini arttırmak için diğer ilaçlar da ilave edilir. Belirli ilaçlar bazı insanlara daha yararlıdır. Doktorunuzla beraber yaşam tarzınıza uyan bir tedavi bulmak için konuşmak önemlidir. Doktorunuzun sizin için hangisinin daha iyi olacağını anlaması için farklı ilaçları farklı dozlarda denemesi gerekebilir. İlacın yetersiz olduğu zamanlarda, depresyon için başka tedavi yolları da vardır; Elektrokonvulsif Terapi gibi, buna EKT veya şok terapi de denir.

Majör depresyon önlenebilir mi?

Bir kez bir majör depresyon dönemi yaşadıysanız, bir sonraki için yüksek risk altındasınızdır. Bir başka depresyon dönemini önlemenin en iyi yolu, tetikleyicilerin veya majör depresyon sebeplerinin bilincinde olmaktır. Ayrıca majör depresyon belirtilerini bilmek ve bu belirtilerden herhangi biri sizde varsa erkenden doktorunuzla konuşmak oldukça önemlidir.

Ergenlik Dönemi Ruhsal Sorunları
ERGENLİĞİN ANLAMI
Adolescence sözcüğü Latince kökenli adolescere sözcüğünden türetilmiştir. Adolescere “büyüme, olgunlaşma” anlamına gelmektedir”(Golinko, 1984).
Ergenlik dönemi, erinlik(puberte) ile başlayıp yetişkinliğe kadar süren bir geçiş dönemi kapsamakta, çocuklukla yetişkinlik arasında bir geçiş dönemini oluşturmaktadır. Endüstriyer toplumlarda ana-baba’ya bağımlı olarak geçirilen süre arttığı için ergenlik döneminde genellikle daha uzun olmaktadır.
   Olgunlaşma(maturite); bireyin toplumsal, zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak tam anlamıyla yetişkin özelliklerini kazanması anlamına gelmektedir. 12 yaşlarında fiziksel olgunluğa erişmiş bir çocuğun olgunlaşmamış yönleri de olacaktır. Benzer biçimde, toplumsal olarak olgunlaşmış bir yetişkin duygusal açıdan olgunlaşmamış olabilir.
   Ergenlik dönemi hızlı gelişen bir geçiş dönemi olduğundan bu dönemde birbirine zıt görünen duygular bir arada yaşanır. Aynı anda hem mutluluk hem hüzün dönemi olan ergenlik, benzer şekilde grup halinde yaşama ve yalnızlığı öncelikle başkaların gereksinimlerini düşünme ve bencilliği içinde taşır.
   Havighurst’a göre (1972) ergenlik döneminde tamamlaması gereken 8 ana psikososyal dönem vardır. Bu görevler şöyle sıralanabilir:
     1.Fiziksel yapıyı kabul etme ve vücudu etkili bir şekilde kullanabilme
       2.Ana baba ve diğer yetişkinlerden duygusal olarak bağımsızlaşma
       3.Kadın veya erkek cinsiyet rolünü kazanma.
       4.Her iki cinsten yaşıtlarla yeni ve uygun ilişkiler geliştirme
       5.Toplumsal sorumluluklar isteme ve kazanma
       6.Davranışları yönlendirecek bir ahlak sistemine ve değerler grubuna sahip olma
       7.Mesleğe hazırlanma
       8.Aile kurmaya ve evliliğe hazırlanma (Havighurst, 1972).
ERGENLİK DÖNEMİNDE YAŞANAN RUHSAL SORUNLAR
   Depresyon
   Ergenlik dönemi erişkinler tarafından neşe ve çılgınlık olarak algılansa da, düşünürler ergenliğin hüzün olduğunu söylerler. Bahsedilen hüzün, yitirilen ve bir daha hiç bulunmayacak olan çocukluğa duyulan hüzündür. Gerçekten de tüm şaşırtıcı davranışlara karşın, ergenler çoğunlukla mutsuz, durgun, isteksiz görünürler.
   Kendini üzgün, boşlukta hissetme, günlük aktivitelere ilginin azalması, zevk alamama, aşırı kilo kaybı ya da kilo alımı, uyuyamama veya aşırı uyuma, devamlı nedeni bilinmeyen huzursuzluk, bazen hiçbir şeyi umursamama, yorgunluk, bitkinlik, işe yoğunlaşamama gibi durumlar depresyonun belirtileridir.
   “Depresyon, ergenin yardım çağırıları ve intihar söylemleri gözden kaçarsa ani intiharlarla karşılaşılabilir”(Semerci,2007).
   İntihar
   Kişinin sistemli olarak yaşamına son vermesi olan intihar, kişinin öz benliğine yönelmiş bir saldırganlık hali olup önlenebilen bir sağlık sorunudur. 12 yaş altındaki çocuklarda intihar girişimi az görülür. Çocuklar ölümü bir savunma aracı olarak veya başkalarıyla mücadeleden kurtulma yolu, başkalarını uyarma şekli olarak kullanmayı ve ölümün anlamını erişkinlerden öğrenmektedirler.
   “Genç intiharlarında hakim duygu kızgınlık ve öfkedir. Unutulmaması gereken durum intihar girişiminin bir yardım çağrısı olduğudur. Bu nedenle bize önemli gelsin gelmesin her türlü girişim dikkatle izlenmeli ve gencin yardım çağrısı karşılıksız bırakılmamalıdır”(Kuzucu, 2008).
   Anksiyete Bozukluğu
   Anksiyete, değişik ve farklı durumları içeren bir terim, bir bulgudur. İnsanda zorlama yaratan etkenler sonrasında ortaya çıkan yanıta “anksiyete” denir. Bazı durumlara uyum için geçici olarak ortaya çıkan bir duygu olmakla birlikte, bazı hastalıklarda temel bulgu olarak karşımıza çıkar.
   “Anksiyete’nin temelinde biyolojik ve psikolojik nedenler vardır. Zorlayıcı durumlarda beyinden salgılanan bazı maddeler ve bu maddelerin salgıladıkları bölgelerdeki reseptörlerinde değişiklikler olmaktadır. Ayrıca hormonlarında Anksiyete üzerinde etkisi vardır”(Atkınson, 2010:s.530)
   Panik Bozukluğu
   Özellikle son zamanlarda ergenlerde “panik oldum” sözü çok sık kullanılıyor. Anlam olarak panik olmak anlatmak istedikleri durumla pek alakalı değil aslında. Bir olay karşısında kaygılanmayı anlatıyorlar. Doğrusu panik bozukluğudur. Panik bozukluğu beklenmedik bir durumda ve insanın başkalarının ilgi odağı olmadığı zamanlarda birden çok panik atak olarak tanımlanır. Atak sırasında nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma, çarpıntı, titreme, sarsılma, terleme, soluk kesilmesi, bulantı, karın ağrısı, uyuşma, karıncalanma, kızarma ya da ürperme, kalp sıkışması, göğüs ağrısı ortaya çıkabilir.
   “Panik bozukluğu çocukluk döneminde geçirilmiş bazı travmalar, çocukluk dönemine ilişkin ruhsal sorunların yanı sıra  ailesi yatkınlıkla da bağlıdır. Ayrıca  vücutta salgılanan bazı maddelerin azlığı ya da çokluğu biyolojik faktörler olarak sayılabilirler”(Semerci, 2007).
   Sosyal Fobi
   Yabancılarla karşılaşma ya da başkalarının gözünün üzerinde olacağı durumlarda küçük düşüleceği, utanılacağı korkusu sosyal fobi olarak tanımlanır. Bu nedenle sosyal ortamlara girmekten çekinir, bu kaçınmalar sosyal ve mesleki yaşamı etkiler.
   Sosyal fobileri olan insanlar sosyal durumlarda aşırı güvensizlik hissederler ve zor duruma düşmelerine neden olan abartılmış bir korku duyarlar. Bunlar, genellikle el titremesi, kızarma ve sesin titremesi gibi belirtilerle anksiyetelerinin ortaya çıkacağı düşüncesi karşısında dehşete kapılırlar. Bu korkuları genellikle gerçekdışıdır; titremekten korkan kişiler titremezler; kekelemelikten ya da seslerinin titreyeceğinde korkanlar gayet normal konuşurlar. Kalabalık önünde konuşmaktan ya da kalabalık yerde yemek yemekten duyulan korku, sosyal fobisi olan kişilerin en yaygın şikâyetleridir.
   Agorafobi profesyonel yardım arayan insanlar arasında en yaygın fobidir. Bu aynı zamanda insanı en çok zorlayan fobidir. Sözcük Grek dilinde “pazar yeri korkusu”  anlamını taşır. Agorafobisi olan kişiler tanımadıkları ortamlara girmekten korkarlar. Açık alanlardan, kalabalıktan ve seyahat etmekten kaçınırlar. Aşırı durumlarda kişi bildik ortamlardan ayrılmaktan korkabilir. Agorafobisi olan bir kadının yaşadığı aşağıdaki olay bu türden korkunun ne kadar rahatsız edici olabileceğini gösterir.
   “Karşı dairede yaşayan kadın çok hoş biridir ve onu çok severim. Bir gün bana yaşadığımız yerden birkaç kilometre uzakta yeni açılan bir alışveriş merkezine birlikte gitmeyi önerdi. Ona hiçbir kuvvetin beni o alışveriş merkezine ya da yaşadığımız bölgenin dışına götüremeyeceğini nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Bunun beni nasıl altüst edeceğini bilmeliydi. İçten içe bir yaprak gibi titriyordum. Kendimi kalabalık içinde, kaybolmuş, çıkışsız durumda hayal ettim. Alışveriş merkezinin açılması ve kalabalık beni dehşete düşürüyordu. Bu kez bir mazeret uydurarak kurtuldum. Ama bir  dahaki sefere ne diyeceğimi bilemiyorum. Belki de ona biraz kaçık olduğumu anlatırım”(Sarason, 1989 s.155.).
   Obsesif Kompülsif  Bozukluk
   Obsesyonlar, istenmeyen düşüncelerin, Anksiyete yaratan  imgelerin ya da itkilerin ısrarla zihni işgal etmesidir. Kompülsiyonlar anksiyeteyi azaltan belirli eylem ya da ritüelleri gerçekleştirmek için duyulan karşı konulmaz itilimlerdir. Obsesif düşünceler genellikle kompülsif eyleme bağlıdır.
   “Obsesif-kompülsif bozukluğu olan bazı insanların açıkça tekrarlanan eylemler olmaksızın zihni kapayan düşünceleri vardır. Ne var ki, opsesif düşünceleri olan hastaların çoğunluğu kompülsif davranışı da açığa vururlar”(Akhtar vd, 1975).
 “ Kompülsiyonlar çeşitli biçimler alır bu biçimlerin en genel olan ikisi yıkama ve denetlemek”(Fola ve Steketee, 1989).
    Sınav Kaygısı
   Sınav kaygısı olarak bilinen, genellikle sınavlara karşı duyulan özel bir korku ve sınavlarda istenenin altında performans gösterileceği hatta başarısız olunacağına dair hissedilen yoğun endişe halidir. Bu durum yetenekleri küçümsemenin ya da en mükemmeli yakalamak istemenin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
   Yeme Bozukluğu
   Temel olarak yemek yemeyi reddetmek de, alınması gerekenden daha fazla besin alınması da soruna yol açar. Özellikle toplumsal güzellik ölçütlerinin hızla değişmesi aşırı zayıflığın güzel olmakla eş değer tutulması bu hastalıkların artışına neden olmaktadır.
   Tik Bozukluğu
   Tikler belirli kas gruplarından meydana gelen, motor hareket ya da ses çıkarma şeklinde görülen istem dışı hareketlerdir. Doğuştan gelen strese duyarlı kas gerginliği hissetme yeteneği olarak tanımlanabilir. Erkekler çatırdatmak, parmakları şıkırdatmak, gözleri kırpmak gibi pek çok şekilde ortaya çıkabilen takıntılı davranışlar genellikle önceden düşünülmeden yapılır. Zamanla davranış biçiminin bir parçası olur ve gerginlik anında ya da boş kalındığında daha sık ortaya çıkar(Martin,2000).
   Somatoform Bozukluğu   
  “ Bazı ergenlerin tekrarlayan ve sürekli olan fiziksel yakınmaları vardır.herhangi bir fiziksel bir hastalık saptanmadığı durumlarda somatoform hastalıklardan şüphelenmek gerekir. Somatoform bozukluğu başlığı altında değerlendirilen birkaç çeşit ruhsal sorun vardır” (Yörükoğlu, 1983).
   Saç Yolma (Trikotillomani)
   Çocuklarımızın ve gençlerimizin sanıldığından çok karşılaştıkları sorunlardan biride saç yolma hastalığıdır. Göze çarpar derecede saç kaybıyla sonuçlanacak bir şekilde kişinin kendi saçlarını tekrar tekrar yolmasına trikotillomani denir. Eğer kişi saç yolma dürtüsünü ertelemeye ya da durdurmaya çalışırsa gittikçe artan oranda gerginlik hisseder. Saçlarını yolduğunda bir haz, rahatlama ve doyum duygusu hisseder. Herhangi bir cilt bağlı olmayan bu durum ilerledikçe kişinin yaşamını etkileyen bir hal alır(Semerci, 2007)
    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)
   Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu toplumda oldukça sık görülen ve tedavisi ile belirgin düzelmeler gösteren bir bozukluktur. Sık görüldüğü, tedavi edilmediğinde yaşam boyu sürdüğü ve tedavi ile düzelebildiği içinde önemli bir sorundur. Çünkü erken dönemde tanınırsa tedavisi kolaylaşmaktadır.
      DEHB üç temel belirtiden oluşan bir sorundur:
          1.Dikkat eksikliği
         2.Aşırı hareketlilik(hiperaktivite)
        3.Dürtüselllik(Aşırı tepki vermek, sonuçlarını düşünmeden harekete geçmek, dürtülerini kontrol edememek) (Semerci,2007)
   Davranım Bozukluğu
   Davranım bozukluğunun temel özelliği, o yaş için uygun olduğu toplumsal kuralları sürekli olarak çiğnenmesidir. Sık sık başkalarına kabadayılık yapma, tehdit etme, kavga etme, gasp, hırsızlık, cinsel saldırı, yangın çıkarma, başkalarının malına isteyerek zarar verme gibi davranışlar bu hastalığın belirtileridir. Eğer bu belirtilerin üç veya daha fazlası varsa en bir yıldır sürüyorsa çocuğa davranım bozukluğu tanısı konur(Saygılı, 2006).
   Madde Kullanımı
 Madde kullanımı gençleri etkileyen, biyolojik ruhsal ve sosyal boyutu olan bir sağlık sorunudur. Bağımlılık yapan madde, beyin işlevleri ve tüm bedensel yapıları etkileyerek zaman organ sistemlerinde kalıcı değişiklikler oluşturan, yaşam için gerekli olmayan, doğal ya da yapay keyif verici maddelerdir.
   “Tüm bu olumsuzluklara rağmen madde alımının devam etmesi alma isteğinin durdurulamaması artık bağımlı olunduğunun göstergesidir”(Öztürk, 1997).
   Kişilik Bozukluğu
   “Uzun süreli uyumsuz davranış örüntüleridir. Kişilik bozukluğu olan insanlar uygunsuz davranışı kapsayan mizaç ya da anksiyete bozuklukları olan kişilerin tersine, çoğu kez sıkıntı ya da endişe hissetemezler ve davranışlarını değiştirmek için güdülenmeyebilirler. Bunlar şizofren kişilerin tersine gerçeklikle ilişkilerini kaybetmezler ya da dikkat çekici bir davranış dağılması göstermezler”(Atkınson, 2010).
   DSM-4, 11 kişilik bozukluğunu listeler. Örneğin, narsisistik kişilik bozukluğu olan bir kişi abartılmış bir şekilde kendisine önem verme duygusuna sahip, zihni başarı fantezileriyle meşgul olan, sürekli hayranlık ve ilgi arayan ve başkalarının gereksinimlerine ilgisiz kalarak çoğu kez onları sömüren biri olarak tanımlanır. Bağımlı kişilik bozuklukları, yaşama karşı pasif bir yönelimle, karar alma ya da sorumluluk üstlenme yeteneksizliğiyle kendini küçümseme eğilimiyle ve sürekli olarak başkalarının desteğine gereksinim duymakla karakterize edilir.
   Bipolar Affektik Bozukluk (Manik Depresif Psikoz)
   Yaşamın bir bölümünde depresyonun, bir bölümünde ise gittikçe artan dizginlenemeyen bir neşe, bir enerji bazende bir öfkenin hakim olduğu durumdur. Bir ruhsal hastalıktır. Her şeyin artmış olduğu dönemlere “manik dönemler”, hastalık dönemlerinin bir kısmını depresyonda, bir kısmını ise manide geçirmeye de “bipolar bozukluk” ya da eski adıyla “ manik depresif psikoz” denir. Duyguların elem ve kederden neşeye doğru değişiminin olmadığı zamanlarda her şey normaldir. Bazen depresif dönemleri atlatarak aralıklı manik dönemler yaşanır ki genellikle yaşayan yaşadığı sürede mutlu çevresindekiler ise şaşkın ve çaresizdir. “Çoğunlukla manik dönem bittikten sonra hastada kendini çaresiz hisseder. Bazen maniden depresyona, depresyondan maniye geçişler o denli hızlı olur ki herkes için dayanılmaz olabilir”(Semerci, 2007:s.255).
   Şizofreni
   Ağır kişilik dağılmaları, gerçekliğin çarpıtılması ve gündelik yaşamın gerektirdiği işlevlerin yerine getirilememesiyle nitelenen bir grup bozukluğa verilen addır. Bütün kültürlerde görülebilir. Şizofreni insanı en az 200 yıldır etkilemektedir.
  “Şizofreni vakalarında etnik ya da ırksal farklılıklar görülmese de, Afrikan Amerikalılarında aslında iki kutuplu bozukluğa(manik depresyon) uğradıkaları da sık  sık şizofreni olarak yanlış tanı konulabilir”(Snowden ve Cheung,1990). “Bu durum, özellikle tedaviyi yapan kişi beyaz olduğu zaman daha yüksektir”(Mukhjee vd, 1983).
  Duygulanım bozuklukları mizaç bozukluklarıyla karakterize edilse de, şizofreni düşünce bozulmalarıyla karakterize edilir. Hem düşünce süreci, hem de düşüncenin içeriği bozulabilir. Bir hastanın yazdıklarından alınan aşağıdaki bölüm şizofrenik düşünceyi anlamanın ne kadar zor olduğunu gösterir.
    Eğer  işler tarımın rotasyonuyla ya da ilgi düzeyleri ve her şey zamanlanarak gerçekleşiyorsa; daha önceki bir dökümana gönderme yapıyorum, o zaman gene sınanmış bazı gerçeklerden oluşan bazı görüşler dile getirmiştim ve  kızımı ilgilendiren bir tane daha var, onun kulak memesi olan bir alt sağ kulağı var, adı da Mary Lou. Bu süt ürününü şurubunda söylenmemiş ve yapılmamış birçok soyutlama var ve diğerleri ekonomi diferansiyeller, tahsilatlar, iflas, aletler, binalar, bonolar, devlet tahvilleri, vakıf zırvaları, hava, ticaret, devletten dolayı, kırılma payı düzeylerinde ve elektronikte sigortalarda da, hepsi daha önce gerçekleşmemiş durumalar(Mahler, 1966, s. 395).
   Sözcükler ve ibareler tek başlarına anlamlıdır, ancak bunlar birbirleri ile ilişki bakımından anlamsızdırlar. Birbirleriyle ilişkisi olmayan sözcükler ve ibareler ve konuşmaya ilişkin sözcüklerin yan yana gelmesi (buna laf salatası da denir) şizofrenik yazma ve konuşmanın özelliğidir. Bunlar, kişilerin düşüncelerinin bir konudan diğerini, birbiri ile ilişkisi olmayan tarzda değiştiği gerçek çağrışımları yansıtır. Ayrıca, bir şizofrenin düşünce çizgisinin sözcüklerin anlamalarından çok seslerinden etkilendiği görülür.
   Şizofreninin işareti olan karışık düşünce süreçlerinin dikkati toplamada ve birbirleri ile ilgili olmayan uyaranları süzmekte, genel bir zorluktan kaynaklandığı görülür. Çoğumuz dikkatimizi seçerek yoğunlaştırabiliriz. Bize ulaşan duygusal bilgi kütlesinden elimizdeki görevle ilgili uyaranları seçer, diğerlerini göz ardı ederiz.
   Şizofren bir kişi algısal olarak aynı anda bir çok uyarana açıktır, girdi bolluğu duygusu onu rahatsız eder. Şizofren bir hastanın aşağıdaki sözcükleri bu durumu örnekler.
   “Yoğunlaşamıyorum. Dikkatim dağılıyor ve bu beni üzüyor. Bu transmiter gibi bir şey. Sesler duyuyorum, ancak zihnimin her şeyle başa çıkamayacağını hissediyorum. Herhangi bir ses üzerinde yoğunlaşmak zor oluyor”(McGhie ve Chapman, 1961, s.104).
 SONUÇ
    Ergenlik dönemi insan yaşamının en kritik dönemini oluşturan, gelecekteki yaşamını etkileyen ve ruhsal sorunların en belirgin şekilde yaşandığı dönemdir. Bu dönemde yaşanan sorunlar ciddiye alınıp uygun tedavi yöntemleri ile çözüme ulaştırılmazsa gelecek dönemlerde de ciddi rahatsızlıklara sebebiyet verebilir. Bu nedenle ergenlik döneminde bireyin hem ruhsal hem de fiziksel özelliklerindeki değişmeler çok iyi bilinmeli ve bireye bu dönemi bitirene kadar yardımcı olunmalıdır. Yaşanan sıkıntı ve sorunlar erken teşhis edilirse tedavi daha erken başlar ve bireyin sorunda kurtulması kolaylaşır.
Fobi

Bir tür kaygı bozukluğu türü olan fobi kişinin belirli durum, canlı-cansız varlık veya mekana yönelik olarak hissettiği ileri düzeydeki korku hali olarak tanımlanmaktadır. Fobisi olan kişiler belirli tehlikeleri gerçekte duyulması gerekenden daha fazla tehdit edici olarak algılayarak, tehlikeli kabul edilen bu durumlardan önemli düzeyde kaçınırlar. Bu kişiler fobinin nesnesi olan koşullarla karşı karşıya kaldıklarında ise çok büyük bir sıkıntı yaşarlar ki bu durum kendisini tam bir panik hali ve dehşet hissi şeklinde gösterebilmektedir.

Fobiler nasıl başlamaktadır?

Korkunun nesnesi olan belirli bir cisim, hayvan ve mekan türünden şartlardan kaçınılmaya çalışıldığı ve hayatın buna göre şekillendirildiği aşamada fobiler ortaya çıkmaktadır. Fobiler sıradan korku hissine göre çok daha şiddetli ve ciddi özelliktedirler, kişinin hayatını çok daha derinden etkilerler.

Fobi nesnesi kişinin çok ender olarak karşılaşacağı bir durum olduğunda (örn. yılan fobisinde olduğu gibi) gündelik hayatın etkilenmesi düşük ihtimaldir. Oysa kimi karmaşık tipteki fobilerde kişinin hayatının daha ciddi düzeyde etkilenmesi söz konusu olmaktadır (örn. agorafobide olduğu gibi evden dışarı çıkma ve kalabalık mekanlarda bulunmaktan korkulduğunda, yada sosyal fobide olduğu gibi diğer kişilerle birlikte olma, toplum önünde konuşma yapma durumundan korkulduğunda).

Kaç çeşit fobi vardır?

Fobiler iki temel kategoride değerlendirilmektedir:
Özgül fobiler: Özgül ve belirli nitelikteki canlı-cansız cisim, mekan veya aktiviteye yönelik olarak aşırı korkulu olma durumudur. Aşağıdaki örnekler bu tür fobilerin en sık karşılaşılan türleridir:

– Köpek, yılan, örümcek gibi hayvanlarla karşılaşma, yüksek bir mekana çıkma, suya girme gibi durumlara yönelik fobiler

– Karmaşık fobiler: Sosyal fobi ve agorafobi’de olduğu gibi kişinin korku ve kaygısı tek bir nesneye yönelik olarak değil, birbirinden farklı birçok sahada ortaya çıkmaktadır.

– Sosyal fobi (sosyal kaygı bozukluğu): Kişinin belirli sosyal şartlarda ileri düzeyde kaygılı olması durumu olarak tanımlanır. Sosyal fobi düğünler, konferanslar gibi kişinin kendisini yabancı hissedebileceği ortamlarda ve topluluk önünde konuşma gibi tüm dikkatlerin kendisine yöneleceğini düşündüğü eylemler sırasında ortaya çıkan aşırı kaygılılık hali olarak tanımlanır. Temeldeki düşünce insanlar tarafından yanlış değerlendirilme, alaya alınma ya da gülünç duruma düşme şeklindeki abartılı varsayımlardır. Sonuç olarak kişi kabiliyeti olup başarı gösterebileceği bir çok sahadan kendisini soyutlamaya başlar. Sosyal fobi genellikle ergenlik çağı ile erken erişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır.

– Agorafobi (açık alan korkusu): Agorafobi kişinin kolayca kaçıp kurtulamayacağını düşündüğü mekanlarda bulunmaktan kaçınması ve bu mekanlarda bulunduğunda ileri düzeyde korku yaşaması olarak tanımlanabilir. Agorafobide otobüs, dolmuş gibi kapalı mekanlar, alışveriş merkezleri ve sinema gibi alanlardan kaçınma davranışı belirgindir. Agorafobi hemen her zaman panik nöbetleriyle birlikte ortaya çıkan bir durumdur. Panik nöbeti geçiren bir kişi, panik nöbeti geçirmesi halinde yardımsız kalacağını, kontrolünü kaybedeceğini düşündüğü her türlü mekandan uzaklaşma eğiliminde olacaktır. Agorafobi hastası örneğin bir başkası yanında olmadan evden çıkmak istemeyebilir, doktora ve hastaneye kolaylıkla ulaşamayacağı mahallerden kaçınabilir.

Fobilere ne sıklıkla rastlanır?

Toplumun yaklaşık %8 ila %18’inde herhangi bir tür fobi mevcuttur. Fobilere kadınlarda daha sık karşılaşılır. Basit fobiler sıklıkla çocukluk döneminde ortaya çıkar. Karmaşık fobiler ise erken erişkinlik dönemi ya da bunu takip eden dönemde ortaya çıkar.

Fobide ne gibi belirtiler görülür?

Korku nesnesiyle karşılaşıldığında kontrol edilemeyen bir kaygı. Korku nesnesinden mutlak bir kaçınma hali, bazı hastalarda korku nesnesinin zihinde canlandırılması dahi ileri düzeyde rahatsız edici olabilir. Korku nesnesiyle karşılaşıldığında ortaya çıkan panik nöbet belirtileri, örn. terleme, nefes darlığı hissi, kalbin hızlı çarpması, titreme, sıcak basması, boğulma hissi, göğüs ağrısı, mide bulantısı, ellerde ayaklarda uyuşma, ağız kuruluğu, baş dönmesi ve baş ağrısı.

Fobinin sebebi nedir?

Çocukluk çağında başlayan basit fobilerde rahatsız edici ve beklenmedik bir deneyim fobiye neden olabilir. Kimi zaman fobiler öğrenilen davranışlar olarak ortaya çıkmaktadır, aynı evdeki bir başka kişinin fobisini deneyimleyen bir çocuk aynı nesneye karşı fobi geliştirebilmektedir. Bununla birlikte kan fobisinin ve tıbbi işlemlere yönelik fobinin kalıtımsal özellikleri bulunmaktadır.

Erken erişkinlikte görülen karmaşık fobilerin gelişiminde ise kalıtımsal özellikler ve yaşam olaylarının etkisi daha belirgindir. Agorafobi denilen açık alan korkusu hemen her zaman panik nöbetlerine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Fobisi olan kişilerde fobi gelişimi esnasında beynin korkuyla ilgili merkezlerinde kimyasal bazı değişiklikler meydana gelmektedir.

Fobi tanısı nasıl konulur?

Fobi hastaları sıklıkla fobilerinin farkındadırlar. Bununla birlikte basit fobiler genellikle ciddi yaşamsal sorunlara yol açmadığından, bu türden fobisi olan kişiler fobilerinden fazla şikayet etmemekte ve genellikle bir hekime başvurmamaktadır. Karmaşık fobilerde ise durum farklıdır. Bu fobilerde ciddi işlevsel bozulma görülür ve bu hastalar çok daha sıklıkla hekime gelmektedir.

Fobi hastalığınız olabilir mi?

Aşağıdaki durumlardan en az biri hakkında ciddi düzeyde endişe duyuyorsanız, bir tür fobiniz olması muhtemeldir:

• Evden dışarı çıkma

• Kuyrukta, sırada bekleme

• Metroyu kullanma, köprü veya altgeçitlerden geçme

• Evde tek başınıza bulunma

• Kalabalık alanlarda bulunma

• Sinema, dolmuş, asansör vs. gibi kapalı alanlarda bulunma

• Belirli bir nesneyle karşılaşma

Gelecek Kaygısı – Sınav Kaygısı

Sınav Kaygısı nedir?
Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.

Sınav kaygısı neyle ilişkilidir?
Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir.

Sınav kaygısının belirtileri nelerdir?
Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir.

Sınav kaygısı yaşandığı nasıl anlaşılır?
Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme vardır. Soru sorulmasından rahatsız olurlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, Fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir.

Sınav Kaygısının etkileri nelerdir?
Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir…

Sınav Kaygısı neden oluşur?
Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.

Sınav kaygısının oluşmasında etkisi olan olumsuz otomatik düşünceler nelerdir?
“Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum , aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.

Alternatif düşünceler nelerdir?
Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir.

Sınav kaygısıyla başa çıkma yolları nelerdir?
Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, Nefes alma egzersizleri, Gevşeme egzersizleri, Kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, Düşünceleri durdurma tekniği, Dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır. Bunun dışında düşünceleri durdurma, Dikkatini başka noktalara odaklama

 Hangi inançların değişmesi amaçlanır?
“Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, Mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, Sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır.

 Anksiyete yönetimi nedir?
Öncelikle sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati toplamada yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.

 Sınav öncesi neler yapılmalıdır?
Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. uygun yöntemlerle kaygının azaltılmasını sağlamak gerekir.

 Sınav esnasında neler yapılabilir?
Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, Yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır.

Sınav sonrasında neler yapılabilir?
Kendini ödüllendirme, Keyif veren etkinlikler, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yani planlama yapılabilecek aktivitelerdir.

Sınav kaygısı ve aile ilişkisi nasıldır?
Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir.

Ailelere neler önerilmelidir?
Aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici davranma önerilmekteidr. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir.

Aileye yönelik girişimler nelerdir?
Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.

Psikiyatrik destek ne zaman gereklidir?
Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu. vs. Ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir.

Unutulmamalıdır ki;
Cesaret; umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir

Genel Psikolojik Değerlendirme

Psikolojik testler, davranış örneklemlerini ölçme ve değerlendirme yolu ile gelecekteki davranışları tahmin etme amacını taşır. Psikologlar için klinik değerlendirmenin önemli bir parçası olan psikolojik test ve envanterlerin kullanım amacı, bireylerin zihinsel, duygusal, sosyal, dil ve psikomotor gelişimlerini değerlendirmek; kişiliklerini, tutumlarını, davranışlarını, becerilerini, mesleki eğilimlerini standart koşullar altında gözlemleyip tanımlamaktır. Daha sonra gözlemler ve test sonuçları ile edinilen bilgiler bir araya getirilerek bütüncül bir yaklaşımla terapi süreci belirlenir ve bu çalışmalar sonucunda nasıl bir yol izleneceğine danışanla birlikte karar verilir.
Çocuk ve gençlerde kullanılan bu araçlardan bazıları WISC-R, WIPPSI, ÖNSE, Rorschach, CAT, TAT, TEMAS, 16- PF KİM, Aile Çiz, Gesell, Bender-Gestalt, Goodenough Harris Adam Çizme, Koppitz ve POET`tir. Bu araçlarla ilgili bilgiler aşağıda mevcuttur.

Wechsler Çocuklar için Zeka Testi (WISC-R)
WISC-R, 6-16 yaş arasındaki çocukların zihinsel seviyelerini ölçmek için kullanılır. Sözel ve Performans olmak üzere iki ana alt ölçeği bulunur. Bu alt ölçeklerde çocuğun, kalıcı bilgi edinme, aritmetik-matematik becerisi, soyut düşünme, akıl yürütme, kelime bilgisi ve sözel ifade, kısa süreli işitsel dikkat, görsel hafıza ve görsel dikkat, görsel analiz ve sentez yeteneği, tepki ve çalışma hızındaki güçlü ve zayıf yönleri hakkında bilgi verir.

Wechsler Okul Öncesi Dönem Çocukları İçin Zeka Testi (WPPSI)
WISC-R`ın 4,5-6 yaş arasındaki çocuklar için geliştirilmiş şeklidir. Okul öncesi çocukların zekalarını ölçmeyi amaçlamaktadır. Sözel ve Performans olmak üzere iki ana alt ölçeği bulunur. Bu alt ölçeklerde çocuğun, kalıcı bilgi edinme, aritmetik-matematik becerisi, soyut düşünme, akıl yürütme, kelime bilgisi ve sözel ifade, kısa süreli işitsel dikkat, görsel hafıza ve görsel dikkat, görsel analiz ve sentez yeteneği, tepki ve çalışma hızındaki güçlü ve zayıf yönleri hakkında bilgi verir.

ÖNSE (Öğrenmenin Nörogelişimsel Sorunlarını saptama Envanteri)
Zihnimiz pek çok beceri alanı ve bunların sonsuz kombinasyonları ile çalışır. ÖNSE nörogelişimsel sistemde var olan sorunları saptamak üzere geliştirilmekte olan bir envanterdir. 7-16 yaş öğrencilerinin sorun alanlarını tespit etmeye yönelik bu envanterin, aile ve okul formları mevcuttur. Envanter aile ve okulda çocuğun öğrenme sistemini en iyi tanıyan bireyler tarafından doldurulacaktır. Henüz pilot çalışmaları yapılan bu envanterin sonuç raporlarının ailelere, öğretmenlere ve ruh sağlığı uzmanlarına yönelik aydınlatıcı bilgi ve öneriler içermesi planlanmaktadır. Bu raporlara ek olarak zayıf alanların geliştirilmesine yönelik eğitim setleri ve workshopları da düzenlenecektir. Özel Öğrenme Bozukluğu, Dikkat Eksikliği, Aşırı Hareketlilik, Dürtüsellik, Sosyal Beceri Eksikliği gibi sorunları da tarayan bu envanterin sorun alanlarını ayrıntılı olarak ortaya koyması hedeflenmektedir.

Rorschach Mürekkep Lekesi Testi Rorschach Testi
Tüm yaş gruplarına uygulanabilen bir testtir. Test, mürekkep lekelerinden oluşmuş 10 kart içermektedir. Bu 10 kart, Hermann Rorschach`nın yüzlerce kart içerisinden son olarak tayin ettiği 10 karttır. Bu seçimlerdeki temel hedefi ise kartların hem çok somut hem de tam olarak ne olduklarını göstermemesidir. Her kart kendi içerisinde şekil, renk, hareket ve gölge içermektedir. Kartlarda beden imgesine, nesne ilişkilerine ve kişiler arası tasarımlara gönderme yapılmaktadır. Bilinç dışı süreçleri analiz etmemizi sağlar. Kişinin davranışları ve ruhsal yapısı ne derece kendi yaş dönemine uygun olduğu, kendine özgü çatışmaları ne ve bu çatışmalarla baş etmek için hangi savunma yöntemlerini kullanmış olduğu belirlenir. Kişiden elde edilecek test bilgileri onun psikolojik danışma çalışmasında önemli bir malzeme olacaktır.

CAT (Çocuklar için Algı Testi)
CAT projektif bir test olup, 3-10 yaş arasındaki çocuklara bireysel olarak uygulanır. Testte, çocukların kendilerini hayvan figürleri vasıtasıyla başı ve sonu olan hikayeler anlatarak ifade etmeleri amaçlanmaktadır. Bilinç dışı süreçleri analiz etmemizi sağlar. Çocuğun davranışlarının ve ruhsal yapısının ne derece kendi yaş dönemine uygun olduğu; kendine özgü çatışmaları ne ve bu çatışmalarla baş etmek için hangi savunma yöntemlerini kullanmış olduğu belirlenir. Çocuktan elde edilecek test bilgileri onun psikolojik danışma çalışmasında önemli bir malzeme olacaktır.

TAT Tematik Algı Testi
TAT, 9 yaş üstü bireylere uygulanabilen projektif yaklaşımlı sözel bir testtir. Bireysel olarak uygulanır. 1935 yıllarında Murray tarafından geliştirilmiştir. 41 karttan oluşan testte erkekler ve kadınlar için ayrı resimler, bir de boş kart vardır. Birey her resme ilişkin başı ve sonu olan, konulu bir öykü anlatır. Bilinç dışı süreçleri analiz etmemizi sağlar. Kişinin davranışları ve ruhsal yapısı ne derece kendi yaş dönemine uygun olduğu, kendine özgü çatışmaları ne ve bu çatışmalarla baş etmek için hangi savunma yöntemlerini kullanmış olduğu belirlenir. Kişiden elde edilecek test bilgileri onun psikolojik danışma çalışmasında önemli bir malzeme olacaktır.

10-16 Yaş Çocuk ve Ergenler İçin Erken Dönem Uyumsuz Şema Ölçekler Takımı (ÇEŞÖT)
Young, her birey için toplam beş evrensel ihtiyaç alanının olduğunu ileri sürerek, bu ihtiyaçların karşılanmaması durumunda yetişkinlerde ortaya çıkan 18 uyumsuz şema alanını tanımlamıştır. Şema, çevremizde olup biteni yorumlayıp, uyum sağlayarak, yaşamın gereklerini yerine getirebilmek için kullandığımız zihinsel bir yapıdır.
Şemalar bebeklikten başlayarak gelişir ve yaşam boyu sürerler. Aslında Şema terimini, Erken Dönem Uyum Bozucu Şema kavramının yerine kullanırız. Yaşam boyu çevremize uyum sağlamakta kullandığımız tüm düşünsel yapılar şemalara bağlı olarak gelişir. 10-16 Yaş Çocuk ve Ergenler İçin Erken Dönem Uyumsuz Şema Ölçekler Takımı (ÇEŞÖT) kuramsal temelini Young’ın Şema Terapi Kuramından almaktadır.
ÇEŞÖT, Olcay Güner tarafından geliştirilen (2013), çocuk ve ergenlerdeki şemaların belirlenmesine yönelik öz bildirime dayalı bir ölçektir. Güner, bu çalışmasında Young’ın teorisinde bulunan 18 alandan 15’ini tespit etmiş ve 97 madde, 15 alt boyuttan oluşan 10-16 Yaş Çocuk ve Ergenler İçin Erken Dönem Uyumsuz Şema Ölçekler Takımı (ÇEŞÖT)’nı klinik kullanıma kazandırmıştır.

TEMAS (Tell Me a Story) Testi
TEMAS, 5-18 yaşa uygulanabilen sözel, kültürden arınmış bir testtir. Bireysel olarak kullanılır. Çocuk ve gençlerden gösterilen kartlarla ilgili bir öykü anlatmaları istenir. Kartlarda belirli bir problem durumu temsil edilmektedir. TAT ve CAT gibi benzerleri ile kıyaslandığında, son derece objektif bir değerlendirmesi olan bu testin sonucunda üç alanda bilgi edinilmektedir. Bunlar: a) Duygusal özellikler, b) Kişilik özellikleri ve c) Kognitif özelliklerdir. Elde edilecek bu bilgiler çocuk ve gencin psikolojik danışma çalışmasında önemli bir malzeme olacaktır.

16PF – KİM Kişilik ve Meslek Yönlendirme Envanteri
16PF – KİM Kişilik ve Meslek Yönlendirme Envanteri, 11-22 yaş arası gençlere yönelik olarak geliştirilmiş bir kişilik envanteridir. 16 PF-KİM okul sistemi içinde, dikkat sorunu, dürtüsellik, alkol ve madde bağımlılığı eğilimi, davranım bozukluğu, depresyon, içine kapanıklık gibi alanlarda sorunlar yaşayan, gerek akademik alanda gerekse sosyal alanda çok zorlanabilecek çocukların ortaya çıkarılmasında son derece güvenilir bir ölçektir. Risk altında olan çocukların bu şekilde taranabilmesi, okul sistemi içinde erken müdahale olanağı tanıması açısından büyük önem taşımaktadır. 16PF – KİM Kişilik ve Meslek Yönlendirme Envanteri; ergenlere okul, aile veya kişisel sorunlarıyla ilgili olarak verilen danışmanlık hizmetlerinde, ergenlerin kariyer planlarının oluşturulmasında, kendi kişilik yapılarına uygun mesleklerin belirlenmesinde, okul psikologlarının ve rehber danışmanların bireysel ve grup müdahale programları oluşturma süreçlerinde kullanılmaktadır. İlk Kariyer Seçimi, Eğitim Hayatına Uyum Sağlama, Kişisel ve Sosyal Alanda Yaşanan Zorluklar, Gelişim Sürecinde Karşılaşılan Sorunlar gibi kişiliğin önemli rol oynadığı alanlarda kullanılabilecek etkili bir ölçüm aracıdır.

Aile Çiz Testi Aile
İlişki dinamiklerini ve çocuğun aile içinde kendini nasıl gördüğünü ve ailesini nasıl algıladığını değerlendiren bir testtir.

Gesell Gelişim Figürleri Testi
2.5-6 yaş arasındaki çocukları gelişimsel olarak değerlendirmek için kullanılır. Gelişim ve olgunlaşma sürecindeki aşamalar için elde edilmiş normlara göre çocuğun görsel algı gelişimi değerlendirilir.

Bender Gestalt Görsel Motor Testi
Bender Gestalt Görsel Motor Testi, 5-10 yaş arasındaki çocuklara uygulanan test görsel motor algılamayı ölçmeyi amaçlamaktadır. 9 geometrik şeklin kopya edilmesi şeklinde uygulanan test, öğrenme bozukluğunu, görsel algılama bozukluğunu ve organik yönlü sorunları belirlemek için uygundur.

Goodenough Harris Adam Çizme Testi
7-9 yaş arasındaki çocuklara uygulanan test, çocuğun çizdiği resim üzerinden zeka gelişimini ölçmeyi amaçlamaktadır.

Koppitz
5-12 yaş arasındaki çocukları duygusal ve gelişimsel olarak değerlendiren insan çizimi testidir. Test sonunda çocuğun yaşadığı duygusal sorunlar ve genel zeka düzeyi belirlenir.

POET (Performansı Olumsuz Etkileyen Tutumlar Ölçeği)
Ölçek, Güner ve Otrar (2010) tarafından doktora dersi projesi kapsamında geliştirilmiştir. Ölçekte 71 tane beşli likert tipi madde ve 6 tane alt boyut bulunmaktadır. Bunlar; öğrencilerin sınava hazırlık sürecinde ortaya çıkan olumsuz fiziksel şikayetlere ilişkin “Fiziksel Belirtiler”; sınav sırasında yaşanacak kaygıyla ilgili “Sınav Sırasındaki Kaygı”; sınav sürecine ilişkin genel karamsarlığı yansıtması ile ilgili “Karamsarlık”; sınava hazırlık sürecindeki isteksizlik/motivasyon eksikliğine ilişkin “İsteksizlik/Motivasyon Eksikliği”; aile ve yakın çevre baskısını içermesi ile ilgili “Yakın Çevre Baskısı” ve sınava hazırlanmak için yetersiz fiziksel koşulları yansıtması ile ilgili “Yetersiz Fiziksel Koşullar” alt boyutlarıdır. Ölçek verileri ile, özellikle sınav kaygısı, performans geliştirme amaçlı danışma görüşmelerine ışık tutmaktadır.

İçe Kapanıklık

Psikolojide saldırganlık ve kural tanımama madalyonun bir yüzü ise; diğer yüzü içe kapanıklık ve çekingenliktir. Yani, çekingenlik de saldırganlık kadar problem sayılmaktadır. Ancak çoğu ailelerde çekingenlik efendilik ve uysallık olarak yorumlanmakta, “Çocuğum çok usludur, hiç yaramazlık yapmaz, sözümden dışarı çıkmaz” diyerek içe kapanıklığı övülmektedir. Duyguları ve haklı tepkileri ceza ile bastırılan, yanlışları kınama ve suçlama ile karşılanan çocuklar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybeder, yanlış yapmamak için susmayı ve içlerine kapanmayı tercih ederler.

Kibrit ve Ateşle Oynama: Küçük çocuklarda kibrit ve çakmakla oynamak, bunlarla kâğıt yakmak sık görülen, bazen yangına sebebiyet veren ciddi bir olaydır. Zekâ geriliği olan, duygularını ve isteklerini ifade etmekte zorlanan çocuklar ateşle oynamanın getireceği tehlikeli sonucu kestiremezler. İçlerinde anne babaya karşı kin ve intikam hissi duyan mutsuz çocuklar, farkında olmadan, içlerindeki saldırganlık duygusunu yangın çıkararak açığa vurabilir.

İstismar

Çocuk Cinsel istismarı nedir?

Çocuğun cinsel istismarı, bir çocukla yetişkin (ya da diğer bir çocuk) arasındaki çocuğun fail ya da gözlemcinin seksüel dürtüyle kullanıldığı her türlü etkileşimdir. Cinsel istismar dokunma davranışları içerebildiği gibi dokunma davranışları içermeden de gerçekleştirilmiş olabilir.

Dokunma cinsel organlar, göğüs, kalça, oral-jenital ya da cinsel temas olabilir. Dokunmadan olanı çocuğun çıplak bedenini seyretme, teşhir, ya da çocuğu pornografiye maruz bırakma (pornografik içerikli resim film vs gösterme). İstismarcı çoğu zaman fiziksel güç kullanmaz, ama oyun kullanabilir, hile yapıp kandırabilir, korkutabilir, çocuğun sessiz olması, kimseye söylememesi için çeşitli tehdit yollarını kullanabilir. İstismarcılar genellikle ustaca ikna beceri ve taktikler kullanarak çocuğun bağlanmasını sağlarlar. Bu taktikler hediyeler alma ya da özel aktiviteler ayarlama olabilir ki böylece kurbanın kafası karışarak karşı koymasını zorlaştırır.

 

Kimler cinsel istismar edilebilir?

Her yaştan, her ırktan, her etnik gruptan ve her ekonomik zeminden çocuklar kolayca cinsel istismara maruz kalabiilir. Çocuk cinsel istismarına erkek ve kız çocukların tamamı, her semtte,  ve her cemiyette ve her ülkelerde dünyanın her yerinde maruz kalabilirler.

 

Bir çocuğun cinsel istismara maruz kaldığını nasıl söyleyebilirsiniz?

Cinsel istismara uğramış çocuklar bir dizi duygusal ve davranışsal tepkiler gösterirler, bunların birçoğu diğer çeşit travma geçiren çocukların karekteristiğidir. Bu tepkilerden bazıları  şunlardır:

  • Gece kabusların artması ve /veya diğer uyku güçlükleri
  • İçe kapanma
  • Öfke patlamaları
  • Anksiyete (kaygı)
  • Belli bireylerle yalnız kalmak istememesi (yalnız kalmaya karşı direnme)
  • Yaşına göre uygun olmayan cinsel kelimeler kullanma ya da davranışlarda bulunma

Her ne kadar cinsel istismara uğramış çocukların birçoğu duygusal ve davranış değişiklikleri gösterse de bazıları göstermeyebilir. Sonuçta sadece belirtilere odaklaşmayıp, ama koruma tedbirleri ve iletişim beden sağlığı ve güvenliği öğretmek ve cinsel konularda konuşmaya da açık olup çocuğunuzun sizinle gereğinde konuşmasını teşvik etmek de önemlidir.

 

Çocuklar cinsel istismara uğradıklarında neden söylemezler?

Birçok sebebten çocuklar cinsel istismara maruz kaldıklarını açıklamak istemezler şunlar dahil:

  • Fiziksel zararla tehditler (çocuğun kendisine ve(ya) çocuğun ailesine)
  • Evden atılma korkusu
  • Kendisine inanılmaması korkusu
  • Utanma veya suçluluk

İstismarcı çocuk için ya da aile için önemli biri ise çocuk istismarcının problem yaşamasından endişe eder. Ayrıca çocuklar çoğunlukla cinsel istismara maruz kalmalarının kendi hataları olduğuna inanırlar, dolayısıyla bu açığa çıktığında başlarının derde girmesinden korkarlar. Çok küçük çocuklar istismara uğradıklarını anlatabilecek kadar dil becerisine sahip olmayabilir, ya da  özellikle seksüel istismar oyun içinde oluyorsa failin eyleminin istismar olduğunu anlayamayabilir.

 

Çocuk cinsel istismara uğradığını (ya da bu eylemin sürekllik arzettiğini) açığa vurursa ne yapabilirsiniz?

Eğer çocuk istismarı açıklarsa, soğukkanlılığınızı korumanız son derece önemlidir, onu dikkatli dinleyin, ASLA çocuğu bundan dolayı suçlamayın. Kendisine teşşekkür edin ve kendisine desteğinizin tam olduğuna dair çocuğa güven verin. Derhal yardım için aramayı unutmayınız.

(Ne yazık ki Türkiye’de halen bu hizmet için profesyonel bir yapılanma olmadığından, telefon numarası bölümünü şimdilik boş bırakıyorum. Bu alanda onlarca kurum ve kuruluş olmasına rağmen maalesef hiçbirinin verdikleri cevaplar beni bu anlamda tatmin etmedi. Umarım gerekli yapılanma en kısa zamanda gerçekleşir)

Çocuk cinsel istismarında yanlış bilinenler ve gerçekler

Yanlış: Çocuk istismarı az rastlanan bir durumdur.

Gerçek: Çocuk istismarı az rastlanan bir durum değildir. Geçmişe yönelik araştırmalar gösteriyor ki 4 kız çocuktan biri ve 6 erkek çocuktan biri 18 yaşından önce bir çeşit cinsel istismara maruz kalmaktadır. Her nasılsa , çocuk cinsel istismarının çok sır olan doğası gereği, cinsel istismar vakalarının birçoğu asla rapor edilmiyor.

Yanlış: Çocuklar çoğunlukla yabancılar tarafından cinsel istismara uğrar.

Gerçek: Çocuklar çoğunlukla bildikleri ve güvendikleri kişiler tarafından cinsel istismara uğrar. Rapor edilen cinsel istismar vakalarında çocukların dörtte üçü aile üyeleri tarafından ya da aile ve çocuk tarafından bilinen ve güvenilen insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Yanlış: Anaokulu çocukları cinsel istismar konusunu bilmeye ihtiyaçları yoktur, bu konuda onları eğitmek onların korkmalarına sebep olur.

Gerçek: Çocuklar için güvenli beden becerileri ve ne tür temasların normal ve hangi tür temaslara izin verilmeyeceğine dair  bir çok eğitim proğramı vardır. Bu proğramlar temel güvene dayanan beceriler geliştirmelerine yardım ettiği gibi korkmamalarını da sağlar.

Yanlış: Cinsel istismara maruz kalmış çocuk asla bir daha normale dönemez.

Gerçek: Çocukların birçoğu oldukça esnektir ve iyi bir terapi ve ailenin ya da bakıcıların desteği ile tekrar normale dönebilir.

Yanlış: Çocuklar daima yetişkinler tarafından cinsel istismara uğrarlar.

Gerçek: Rapor edilen cinsel istismarların % 23’ü 18 yaşın altındaki çocuklar tarafından gerçekleştirilmiştir. Cinsel merak ve araştırma amacıyla aynı yaştan çocuklar arasında, eğer biri diğerini kendisi ile birlikte olmaya zorlarsa -yetişkinlikteki seksüel aktiviteler gibi, bu davranış istismardır ve sağlıksızdır. İstismarcı ve kurban her ikisinin de terapiye tabi olması gerekir.

 

Çocukları cinsel istismardan korumaya yönelik tavsiyeler

1- Çocuklarınıza vücudun özel bölgelerinin doğru adlarını öğretin.

2-Sadece yabancıların tehlikeli olduğuna odaklaşmayın. Unutmayın ki çocukların çoğunluğu tanıdığı ve güvendiği kişiler tarafından istismar edilmektedir.

3- Çocuklarınıza fiziksel güvenlik ve hangi dokunmanın normal hangisinin normal olmadığını öğretin.

4- Çocuklarınızı vücutları hakkında kararların kendilerine ait olduğunu konusunda bilinçlendirin. Başkalarının kendisine dokunmasını istemediğinde hayır demeye yüreklendirin, istismar amaçlı olmasa bile ve başkalarına dokunmamalarını söyleyin.

5-Yetişkinler ve büyük çocukların asla vücutlarının parçaları ile ilgili yardıma ihtiyaçlarının olmayacağını bildiklerinden emin olunuz (banyoda ya da tuvalete giderken).

6-Çocuklarınıza kendi bedenlerinin bölgelerine kendilerinin bakmalarını öğretin (Tuvalete, banyoya giderken, tuvalet kağıdı kullanırken vs). Böylece diğer yetişkin ve çocukların yardımına bağımlı olmazlar.

7- Çocuklarınızı iyi sırlar (süpriz partiler gibi- bunun sakıncası yok çünkü uzun zaman sır tutmak zorunda değiller) ve kötü sırlar (onlar çocuğun sonsuza kadar tutmak zorunda olduğu sırlardır, ki bu kabul edilemez) arasındaki fark konusunda eğitin.

8-İç güdünüze güvenin. Eğer çocuğunuzu birine bırakmanın kolay olmadığını düşünüyorsanız, bırakmayın. Cinsel istismar konusunda kaygılanıyorsanız, sorular sorun.

Kardeş Kıskançlığı
“Kardeş kıskançlığı” aynı aile çocuklarının ebeveynlerinin ilgisi veya birbirlerine üstünlük için çekişmesine, bir kardeşin diğerinde olan özelliğe sahip olmak istemesine denir. Kıskançlık duygusu çocuğun ebeveynin “sevdiği tek kişi” olma isteğinden, arzusundan kaynaklanır.
Kıskançlık doğaldır. Acı da vericidir. Bir çocuğun kardeşini kıskanması veya ona zarar vermek istemesi kötü bir çocuk olduğunu göstermez. Çocuğun hayatını eve yeni gelen bir kardeşle paylaşmak zorunda olduğunu öğrenmesi, çoğunlukla çocuğu mutlu etmez ve bu süreci bir peri masalı gibi yaşayamayabilir.

Anne-baba sevgisini paylaşmak kolay değildir.

Anne babalar sevgilerini eşit olarak çocukları arasında paylaştırmak zorunda hissederler genellikle. Oysa anne-baba sevgisi eşit olarak paylaştırılabilecek bir şey değildir; aynı güzel bir pastanın dilimlerini eşit olarak bölmenin çok zor olması gibi. Bunu yapmaya çalışmanın, kıskanmasın diye bir çocuğa bir şey alırken hep aynısından diğerine de almanın, ilgi eşit olsun diye çocukları anne ve babanın sadece biriyle annenin, diğeriyle babanın zaman geçirmesi şeklinde paylaşmasının vb. kıskançlığı arttırmaktan başka faydası olmaz.
Üstelik bu yüzden çocuk “hepinizi eşit seviyoruz” vb. diyen anne-babanın sözlerine olan güvenini kaybetmeye ve günlük olaylardan daha çok etkilenmeye başlar.
Her çocuğun kendine ait bir annesi, bir babası vardır; tıpkı her bir çocuğun kendi anne babası için tek olması gibi. Çocuklar sevgiyi eşit paylaşmak istemezler. Aynı şekilde değil, kendilerine özel, ayrı biri olarak sevilmek isterler.

Bir çocuğun kardeşini kıskandığı nasıl anlaşılır?

Çocuklar kıskançlıkları ile baş edemediklerinde, onu bastırdıklarında bu kıskançlık çeşitli belirtiler ve yaramazlıklar şeklinde ortaya çıkar. En sık görünümleri aşağıda gibidir:

Bir belirti olarak:

  •  kabuslar
  •  kardeşine zarar vermek
  •  alta kaçırmak
  •  parmak emmek
  •  ortalığı kırıp dökmek
  •  tırnak yemek, saç yolmak
  •  yemek yememek
  •  içe kapanmak, isteksizlik
  •  baş ağrısı, mide bulantısı vb.
  •  cilt lekeleri
Gizli davranışlar-“yaramazlıklar” olarak:
  •  sürekli rekabetçilik, veya tüm yarışmalardan kaçınma,
  •  sürekli girişken, popüler olmaya çalışma veya kendine güvensiz ve itaatkar olma,
  •  kayıtsız veya cömert olma,veya insafsız açgözlülük
Hangi durumlarda kıskançlığa sık rastlanır?

-Büyükler küçükleri onlara daha çok ilgi gösterildiğinden, küçükler daha çok korunduklarından kıskanır. Büyük çocuğun kardeşi geldiğinde birdenbire aklı başında davranması, örnek olması, annesine yapışmış bu minicik şeyi kabullenmesi, o küçük olduğu için ona öncelik tanıması gerekmektedir. Yeni bir üyenin aileye katılması büyük çocuk için mutlaka kıskançlık ve üzüntü getirir. Evdeki saltanatını hiç kimse kaybetmeye yanaşmaz.
Peki bu durumla çocuk nasıl baş eder? Anne-babanın dikkatini üzerine çekmek için yeniden kardeşi gibi bir bebek olarak. Yani düşmanı gibi davranmaya başlayarak. Bu yüzden büyük çocuk yeniden altını ıslatabilir, kekeleyebilir, kucak isteyebilir, parmak emebilir.

-Küçük çocuklar da büyükleri kıskanır; çünkü kendileri daha ayakta duramaz, yürüyemezken büyüklerin koştuğunu, kendisi daha öğretmeniyle konuşmaya çekinirken ötekinin kız tavladığını vs. görür. Bunu kaldırmak kolay olmaz. Küçük çocuğa hayat adeta adil davranmıyor gibidir. O da isyan eder ve her şeyi yapmak ister.

-Kıskançlığı etkileyen bir başka unsur da çocuklarının özgürlüklerini veya eşleriyle daha iyi olan ilişkilerini kıskanan anne-babalardır. Kendi çocukluk çağlarında kardeşi rekabeti ve kıskançlığı çözülememiş yetişkinler anne baba olduklarında böyle sıkıntılar yaşayabilir. Çocukları yoğun bir kıskançlık yaşayan ailelerde mutlaka çocuktan başka kıskançlık yaşayan bireyler de vardır. Çocuk da ailede birkaç kişinin birbirini veya başkalarını kıskandığını da hissedebilir ve bu kıskanan aile bireyleriyle çeşitli şekillerde özdeşleşebilir.

-Boşanmalar ve yeniden evlenmeler de kıskançlığı arttırabilir: “Eğer annem beni terk edebiliyorlarsa, babam da terk edebilir ” diye akıl yürütür çocuklar. Anneleri telefonla konuştuğunda öfke nöbeti geçirebilir veya babaları dışarı çıktığında huzursuz olurlar. Bu çocukların en son istedikleri şey ebeveynlerini yabancı bir yetişkinle paylaşmaktır.

Kıskançlık her zaman olumsuz şekilde etkilemez.

Vurgulayalım: Kıskançlık doğal bir duygudur: Sahip olmanın çok önemli olduğu günümüz toplumumuzda, bir başkasının sahip olduğunun aynısını elde edememek çok zordur. Oysaki kıskançlık bireyi yapılandıran doğal bir olgudur. Ancak eksiklik hissedildiğinde bir şeye arzu duyulur. Kimi zaman hayatta ilerlemek eksiklik yaşamaya ve bunu aşmak için uğraşmaya, kıskançlık bedelinin ödenmesine bağlıdır. Rekabet etmek, yarışmalarda, sınavlarda kazanmak istemek aslında kötü bir şey değildir; başarma arzusunun tepesinde kıskançlık yatar.

Kıskanan çocuğa nasıl davranmak gerekir?

-Öncelikle kıskançlık duygusunu dışa vurmasını teşvik etmelidir. Çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılamak önemlidir, kendimizi onun yerine koyarak anlayış göstermemiz gerekir.
-Kıskançlık davranışlarını kınamamalı ve ayıplamamalıdır. Kınanınca kendisini kötü hisseden çocuk, muhtemelen bundan kardeşini sorumlu tutacak ve ona karşı olumsuz, düşmanca duygular besleyecektir.
– Kardeşler arası problemler, bir kardeşin ihmaline bağlıysa, anne babalar ile çocuklar arasında düzenli ve güvenli birliktelik sağlanmalıdır.
-Çocuklar arasında kıyaslama yapmamalıdır.
-Kavga eden çocuklara evde ayrı oyun yerleri hazırlanabilir.
-Aile büyüklerinin kardeşlerin aralarında çıkan anlaşmazlıklara aşırı şiddetli değilse karışmaması gerekir; kardeşlerin sorunlarını kendi içlerinde çözmeyi öğrenmeleri önemlidir
– Eğer kardeşlerin kavgalarına müdahale etmek gerekiyorsa, kimin haklı olduğu üzerinde değil, birlikte çözüm bulmalarına odaklanmalıdır.

Kardeşinin olacağı çocuğa nasıl söylenmelidir?

Mümkün olduğunda şaşaasız ve törensiz, kısa bir şekilde. Çoğu zaman “Ailemize yeni bir bebek katılıyor” demek yeterlidir.
Kardeş doğmadan önce büyük çocukla ilgilenirken şunlara dikkat edilmesi önemlidir:
-Bebek dünyaya gelmeden önce büyük çocuğu dünyanın merkezi haline getirmemek, ona bağımlı yaşamamak, her şeyi ona göre yapmamak önemlidir. Çocuğun her istediğinin yapılmaması, her an onun yanında olmamak önemlidir.
– Anne karnı belirginleştikten sonra bebeği sevme çalışmaları yapmak, bu çalışmaları yaparken onu annenin yakınında tutması ve ona dokunmak iyidir
– Kardeşi için onun dikkatini çekebilecek düzeyde alışveriş yapmamaya özen gösterilmelidir.
-Kardeşi doğmadan önce büyük çocuğun yatağını ve odasını anne-babanın odası ve yatağından çoktan ayırmış olmak gerekir.
– Anne doğumdayken büyük çocuğun hastane içinde değil de, hastane bahçesinde güvendiği bir kişi, tercihen baba ile birlikte olması, kardeşi ile ilgili duygularının konuşulması, sorularının kısaca cevaplanması ona yardımcı olacaktır.

Kardeşi doğduktan sonra ise şunlara dikkat edilebilir:
-Büyük çocuk annesiyle doğum sonrasında anne rahatladıktan sonra görüşmelidir; çünkü annesini hasta, bitkin, zayıf halde görmesi bebeği veya kendisini suçlamasına sebep olacaktır.
-Kardeşle ilk karşılaşması mümkünse bebeğin kendi yatağının yanında olmalıdır.Gerekirse, kardeşten gelen güzel bir “merhaba” hediyesi büyük çocuğu rahatlatabilir.
-Anne bebeği emzirmeye başladığında bir kolunda bebeğin, diğer tarafında da büyük çocuğun olması önemlidir. Annenin bir taraftan bebeği emzirirken diğer taraftan da onunla sohbet etmesi büyük çocuğu mutlu edebilir.

Kariyer Planlama

İşinizde mutsuz musunuz? Şu an bulunduğunuz işte geleceğiniz olmadığını mı düşünüyorsunuz? İlk işiniz mi? Günümüzde hızla değişen iş koşullarına ve kurallarına ayak uydurmak mı istiyorsunuz?

Yapmanız gereken ilk şey, oturup geleceğiniz ile ilgili bir kariyer planı yapmaktır. Kariyer planı kariyerinizde ulaşmak istediğiniz hedefe ulaşmanızı kolaylaştıracak bir haritadır.

Kariyer planı iş hayatınız boyunca bir çok farklı aşamada faydalı olacaktır, örneğin iş yerinizde (bulunduğunuz departmanın kapanması, firmanızın satılması…vb.) ya da özel hayatınızda karşınıza çıkacak ani bir değişiklikte çok işinize yarayacaktır. Böylece ihtiyacınız olduğunda, fazla endişelenmeden hazırlamış olduğunuz plana ve stratejilerinize göz atabileceksiniz.

Kariyer planlamada dikkat etmeniz gereken ilk şey gerçekten ne yapmak istediğinize karar vermektir. Karar verdikten sonra yapmanız gereken işlemler sandığınızdan çok daha kolay olacaktır. Ne istediğinize karar vermenin yolu kendinizi tanımaktan geçer. Kim olduğunuzu, neleri yapmaktan zevk aldığınızı, bilgi ve becerilerinizi, başarılı olduğunuz alanları bilmelisiniz. Kendi kendinize yapacağınız değerlendirmelerin yanı sıra, çevrenizde size yakın olan insanlar da bu konuda size çok yardımcı olacaklardır.

Kariyer Planı nasıl yapılır?

Genel Bakış: İlk aşamada sizin için anlamlı olan bir süre içinde (6 ay, 3 yıl, 10 yıl)  ulaşmak istediğiniz hedef ile ilgili kararlarınızı vermelisiniz. Nereye ve ne zaman ulaşmak istediğiniz konusunda kararlı olmalısınız. Her an planınızın önüne çıkacak engellerle karşılaşabilirsiniz. Bu çalıştığınız firmanın iflas etmesinden, eşinizin başka bir şehirde iş bulmasına kadar her şey olabilir. Bunlar için her zaman hazırlıklı olmalısınız. Her zaman yedekte bir B planı bulundurmakta fayda var.

Sektör Belirleme: Bir sonraki adım sektör belirlemek olmalıdır. Hangi sektörlerin ve firmaların geleceği olduğunu ve bunlardan hangilerinin size ihtiyacı olabileceğini tespit etmelisiniz. Tabi bunu yaparken niteliklerinizi, bilgi ve becerilerinizi göz önünde bulundurmanız, mezun olduğunuz bölüm olmasa bile ilgili olduğunuz ve kendinize güvendiğiniz alanı belirlemeniz gerekir.

Pazarlama Planı: Size uygun sektörü ve mesleği bulduktan sonra, veya çalıştığınız iş sizi tatmin etmiyorsa; bilgi, beceri ve deneyimlerinizi kullanabileceğiniz pozisyonlar için bir plan geliştirmelisiniz. Neler yapabileceğinizi, nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini yavaş yavaş kafanızda oluşturmalısınız.
Güçlü ve zayıf yanlarınızı belirleyin:Önemli olan güçlü taraflarınızı arttırmak ve zayıf taraflarınızı en aza indirgemektir, ama bunu başarabilmek için once güçlü ve zayıf yönlerinizin neler olduklarını bilmeniz gerekir, ve bu her zaman söylendiği kadar kolay değildir. Kendinizi dinlemeniz ve bunu mümkü olduğunca  tarafsız, kendinizi korumadan yapmaya çalışmalısınız. Yardım almak için çevrenizdeki insanlara, yakınlarınıza sorabilirsiniz. Bunlar size kendiniz hakkında yeni bir fikir kazandırabilir.

Konumlandırma: Yaptığınız işte iyi olmak için, ne yaptığınızı biliyor olmanız gerekir. ‘Konumlandırma’  kim olduğunuz, kendinizi nerede görmek istediğiniz, becerileriniz, sektöre ve firmaya ne kadar uygun olup olmadığınızdan oluşan bir paragraftır. Bir paragrafta kariyer hedefinizi açıklayan bir yazı yazmanız hedefinizi netleştirmek ve gerçekleştirmek açısından önemlidir.

Hareket Planı: Önümüzdeki bir iki sene içinde ne yapmak istediğinize karar verdiğinize göre, artık sıra bunu yerine getirmek için kullanacağınız taktikleri belirlemeye geldi. Araştıra yapabilir, sektördeki uzmanlarla konuşabilir ve yapmayı planladığınız işde başarılı olmuş olan insanları inceleyebilirsiniz. Öncelikle ilgili sektör ve belli başlı firmalar ile ilgili detaylı bilgi edinmelisiniz, daha sonra tanıdıklarınız veya onlar aracılığıyla başkalarıyla görüşmekte büyük fayda vardır, fakat birden fazla kişiyle görüşmeye ve onlarla aranızdaki farklılıkları göz ardı etmemeye özen gösterin.

 

Finans Planı: Kariyer planında yapacağınız değişiklikler finansal durumunuzu etkileyebilir. Başınıza gelebilecekleri önceden düşünmeniz ve çözüm yolları üretmeniz önerilir.

Özet: Ne kadar sıklıkla durup, kariyer haritanıza ve koşullarına göz atarsanız sizin için o kadar faydalı olur. Eğer planlamaya yeni başladıysanız, her hafta, eğer daha rahat bir süreç içindeyseniz, ayda bir defa kariyer planınızı gözden geçirmeniz tavsiye edilir.

Önemli olan planınızı gözden geçirmek için belirli bir aralık belirlemiş olmanızdır, böylece daha sistemli ve planlı ilerleyebilirsiniz.

Kariyer Planlamada En Çok Yapılan On Hata Nedir?

Kariyer planınızı yapacaksınız ama biraz daha ipucuna ihtiyacınız var. Kariyer planınızı yaptınız. Bir süredir uyguluyorsunuz fakat bir türlü hiçbir şey istediğiniz gibi olmuyor. Kariyer planınızın işe yaramadığını düşünüyorsunuz. Hatanın nerede olduğunu merak ediyorsunuz. İşte size kariyer planlama sırasında en sık yapılan on hata…

Hata 1: Kısa dönemli maddi ihtiyaçlarınızı ve uzun dönem hayat/kariyer hedeflerinizi birleştirerek, her ikisini de aynı zamanda karşılamaya çalışıyorsunuz. Daha güvenli maddi altyapınızı sağlamadan üzerine bir şeyler kurmak istiyorsunuz.

Hata 2: Çabuk ya da geçici çözümler arıyorsunuz. Örneğin; cevabı bulmak için bir fikirden diğerine atlıyorsunuz. Unutmayın ki; tatmin edici ve prestijli bir kariyer sahibi olmak zaman, sabır ve iyi bir plan gerektirir.

Hata 3: Kişisel tatmininizi sağlamak için kendinizi tanımadan ve ne istediğinizi bilmeden başarıyı dış dünyada arıyorsunuz.

Hata 4: Kariyer gelişimi sürecini hiç kimseden ve hiçbir yardım almadan ilerletmeye çalışıyorsunuz.

Hata 5: Kendi doğrularınızı uygulamak yerine ailenizin veya başkalarının ‘-meli, -malı’ larına uymaya çalışıyorsunuz. Belki de, ne istediğinizi bilmeden ve araştırmadan dış faktörlerin katkılarıyla kendinize bir yön seçmeye çalışıyorsunuz.

Hata 6: Para kazanmanın tek yolunun şimdiye kadar yaptığınız şeyi yapmaya devam etmek olduğunu sanıyorsunuz.

Hata 7: Sadece ilanları takip ediyor ve yöntemleri, girişimci pazarlama metodlarını göz ardı ediyorsunuz. Unutmamalısınız ki; iş arama sürecinize ne kadar çok insanı katar, ne kadar çok bağlantı kurarsanız, hem aradığınız pozisyona ulaşmanız o kadar kolay olur, hem de bakış açınız o kadar genişler.

Hata 8: Başarılı olamadığınız veya ilerleyemediğiniz için kendinizi, başkalarını, geçmiş olayları veya durumları suçluyorsunuz. Bu yüzden de kendinizi bir kurban gibi görüp hayatınızın sorumluluğunu üzerinize almıyorsunuz.

Hata 9: Kendinize güveniniz eksik oldğu için veya ne istediğinizden emin olmadığınız için harakete geçmiyorsunuz.

Hata 10: Sadece ne yapacağınıza karar vermiş olduğunuz için bundan vazgeçemeyeceğinizi ya da değiştiremeyeceğinizi düşünüyorsunuz.

Mastürbasyon

Masturbasyon, cinsel davranışın hayal kurularak zihinde yaşanması, elle, yabancı bir cisimle veya sürtünerek boşalmanın (orgazmın) sağlanmasıdır.  

İlginç bir şekilde dünyadaki hiç bir cinsel etkinlik, masturbasyon kadar ayıplamasına ve tartışılmasına rağmen bu kadar yaygın bir şekilde uygulanmamaktadır. 

Alfred C. Kinsey erkeklerin hemen hemen tamamının, kadınların ise dörtte üçünün hayatlarının en az bir döneminde masturbasyon yaptığını göstermiştir.

Masturbasyon Türkçe’de “özdoyurum” olarak da kullanılmaktadır. Masturbasyon “otoerotik aktivite” veya “otoerotizm” olarak da geçmektedir.

Masturbasyon İngilizcede ve diğer Latin dillerinde “masturbation” (elle rahatsız etmek) olarak geçer. Manus latincede “el”, turbare “rahatsız etmek” anlamına gelmektedir.

Bu bölümde çocukluk, ergenlik ve evlilik dönemlerinde hem kadın hem de erkeklerde masturbasyonun önemi, nasıl yapıldığı, sakıncalarının olup olmadığı gibi konular ayrıntılı bir şekilde ele alınmaktadır.

Çocukluk çağı masturbasyonları
Cinsel öz-uyarı (self stimulasyon), yeni doğan ve çocukluk dönemlerinde dahi sık olarak yaşanmaktadır.

Yenidoğanlar ellerinin ve ağızlarının işlevlerini öğrenirken, aynı işlevleri genital organları ile de yapmayı öğrenmektedirler. Genellikle 1.5 yaşcivarında hem kız hem de erkek bebekler genital organlarını uyarmaya başlamaktadır. Bu dönemde çocukların kendi vücutlarını tanımaya yönelik çalışmaları genital alanlarda hazzı hissetmeleri ile devam etmektedir.

Zaman içinde çocukların anne, baba, çevredeki diğer çocuklar, hatta hayvanların cinsel organlarına karşı ilgi artışı da olmaktadır. Bu ilgi doğal bir akışla, oyun arkadaşlarına cinsel organlarını göstermeye (teşhirciliğe), diğerlerinkine bakmaya ve dokunmaya kadar gidebilir.

Cinsel kimlik çok erken yaşlarda gelişmeye başlar…
Özellikle 3-6 yaş arasında “fallik dönem” adı verilen süreçte cinsel kimlik gelişmekte olup, bu dönemde çocukların sık olarak masturbasyon yapmaları doğaldır. Bu durumda ebeveynlerin çocuklara yaklaşım tarzı çok önemlidir.

Aşırı katı ve baskılayıcı kurallar ilerleyen yaşlarında erkek çocuklarda erken boşalma ve sertleşme problemlerine, kız çocuklarda ise vajinismus, anorgazmi ve cinsel isteksizlik sorunlarına neden olabilmektedir.

Unutulmamalıdır ki masturbasyon psikoseksüel gelişimin evrensel, kaçınılmaz bir yönüdür ve çoğunlukla doğal bir adaptasyonlasonuçlanır.

Örnek   Kliniğimize başvuran bir olgumuz A.Y ilk kez 3 yaşında penisiyle oynarken bu bölgedeki duyarlılığı hissetmiş. Katı ve geleneksel aile yapısına sahip A. Y, kimsenin olmadığı zamanlarda yatağın altına girerek sürtünme ile kendisini tatmin ediyormuş. Günün birinde amcası tarafından kendi ifadesi ile “bu uygunsuz bir şekilde”görülerek fena şekilde azarlanmış: “Sen ne biçim bir çocuk oldun, ne kadar ayıp bu yaptığın, hiç utanmıyor musun?”…

Bu küçültücü yaklaşım ilerleyen dönemlerde de değişik mesajlarla devam etmiş. A.Y  23 yaşında, 6 aylık evli olmasına rağmen bize erken boşalma ve sertleşme sorunları ile başvurdu. Sorunun fallik dönemdeki yaşanılan tatsız olaylarla ilişkili olduğu anlaşılarak psikodinamik-davranışçı- bilişsel cinsel tedaviler sonucunda çözüme ulaşıldı.

Ergenlik (bluğ çağı) döneminde masturbasyon
Ergenlik dönemi (puberte), adölesanlarda masturbasyon
Çocuklar “puberte”(bluğ çağı) adı verilen ergenlik dönemine ulaştıklarında sex hormonlarının artışına bağlı olarak cinsel uyarılmalar, cinsel meraklar ve dolayısı ile masturbasyon sıklığı artmaktadır.
Ergenlikte sekonder sex organları da gelişmeye başlamaktadır.

Yani genç kızlığa geçiş dönemi olan erken ergenlikte memeler büyür (telarş), cinsel bölgelerde kıllanma oluşur (pubarş) ve daha sonra adet görülmeye başlar (menarş). Yine ergenlikte cilt yağlanır ve ergenlik sivilceleri (akneler) ortaya çıkmaya başlar. 

Adolesanların sıklıkla koitus (cinsel ilişki) ve orgazm olma yetenekleri vardır. Ancak bu özellikler genelde ahlaki ve sosyal yasaklarla sürekli olarak kısıtlanmaktadır. Adolesanlar bu dönemde cinsel yasaklar ve artan şehvet duygularının ikilemi içinde yaşamaktadırlar. Bu nedenle bu dönemde cinsel gerginlik artar; gevşemeyi sağlamak için masturbasyon yapmak en iyi çözüm yoludur.

Masturbasyon kızlık zarına zarar verir mi?
Hayır.  Vajina içine parmak veya yabancı bir cisim sokulmadıktan sonra, dıştan klitoris uyarısı ile masturbasyon yapılması kızlık zarına zarar vermez. Bu nedenle bakireler de sık olarak klitoral uyarı ile ergenlik döneminden itibaren masturbasyon yapabilmektedirler.

Anal masturbasyon nedir?
Anus yani makad kısmının elle uyarılarak masturnbasyonuna anal masturbasyon adı verilir.

Ergenlik çağında cinsel fanteziler ve “rüyalanma”…
Ergenlik ve çocukluk çağı cinsel fantezileri arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Çocukluktaki cinsel fanteziler arasında cinsel birleşme bulunmazken ergenlerde bu durum farklıdır. Ergenler genelde cinsel ilişki ve birleşme hayali ile masturbasyon yapmaktadırlar.

Bilinç freninin ortadan kalktığı rüyalarda boşalma sık olarak karşılaşılan bir durumdur. Halk arasında buna “rüyalanma” adı verilir.

Cinsel fanteziler cinsel kimliğin gelişiminde oldukça önemli yer tutmaktadır. Çocukluk çağındaki cinsel imajinasyonlar (hayaller) sayesinde cinsel kimlik normal gelişimini sağlamaktadır. Ayrıca bu şekilde adolesan, cinsel rolünü de öğrenilir. Otoerotik aktivite erişkin yıllara kadar sürdürüldükten sonra yerini “koitus” (coitus) yani gerçek cinsel ilişkiye bırakır.

Cinsel ilişkileri olan çiftler masturbasyon yapar mı?
Çiftler veya evliler de masturbasyon yapar mı? Normal midir?
Cinsel ilişkileri olan çiftlerin de masturbasyon yapması doğaldır. Masturbasyon kişinin kendisine veya partnerine elle veya ağızla yapması şeklinde olabilir.

Koitus yeterince tatminkar değilse, cinsel uyaranlar çok fazlaysa veya cinsel gerilim aşırıysa zevk alma ve gevşeme amaçlı masturbasyon yapılabilmektedir.
Ayrıca partnerin olmadığı durumlarda da masturbasyon alternatif bir çözümdür.

Kadınlar nasıl masturbasyon yapar?
Kadınlar en sık olarak elle dıştan klitoris uyarısı ile masturbasyon yapmaktadırlar.

Elle veya yabancı bir cisimle vulva ovuşturularak veya sıkılarak yapılan klitoral uyarılar genellikle orgazm ve boşalma ile sonuçlanmaktadır. Titreşimli vibratörler klitoris uyarısı sağlayarak boşalmayı sağlayabilir.

Banyoda basınçlı su tutularak klitorisin uyarılması da diğer bir masturbasyon yöntemidir.

Hem kadın hem de erkekler masturbasyon sırasında bebek yağı veya sabun gibi kayganlık sağlayıcı maddeler kullanmaktadırlar.

Kadınlar masturbasyon yaparken vücutlarının meme ucu, bacak arası, kulak arkası gibi haz bölgelerini de elleri ile uyararak orgazmı sağlayabilmektedirler. Bazan pornografik film, cd veya dergiler de orgazm sırasında kullanılabilmektedir.

Kadınlar bazen dildo (yapay penis) veya başka yabancı maddeleri vajina içine sokarak, klitoris ve G Noktası aracılığıyla vajinal tatmin yolunu arayabilmektedir. G noktası vajinal girişte 2-3 cm içeride vajinal ön duvarda yer alan bir alandır ve koital orgazmı sağlar. Vajina içine parmak veya parmaklar sokularak (elle) G noktası uyarılarak da özdoyum sağlanabilmektedir.
(Aşağıdaki Resim- Klitoris Anatomik Yapısı)
Klitoris nerededir? Orgazmı nasıl sağlar? G noktası ve clitoris
 

Yine bazı kadınlar bacaklarını kapatıp, bacakların birbirine sürttürülmesi ile de masturbasyon yapılabilmektedir. Bu şekilde masturbasyon yapmak halk tarafından dikkat çekici olmadığı için tercih sebebi olabilmektedir.

Bir kadının nasıl masturbasyon yapılacağı (mastürbasyonun şekli) aslında ergenlik döneminde öğrenilen hareketlerin, tekrarlarla davranış kalıbı haline gelmesi ile şekillenmektedir. 

Master and Jhonson, klitorisin baş kısmı olan “glans” ın çok duyarlı olması nedeni ile kadınların daha sıklıkla klitorisin gövde kısmınıkullandıklarını ortaya koymuştur.

Evli çiftlerin masturbasyon yapması normal midir?
Evet.
  Aşırıya kaçılmadan yapılan cinsel fanteziler ve masturbasyon evlilikte doğal olarak karşılanmaktadır.

Ancak aşırıya kaçılan, masturbasyon olmazsa ilişkide olmaz gibi zorunluluk halleri cinsel tedavi gerektirir.

Vajinismuslu çiftler de masturbasyon yapar mı?
Evet.
  Tam penetrasyonu sağlayamayan bakire ve bekarete önem veren, asla gebe kalmak istemeyen veya vajinismus sorununa sahip çiftler elle birbirlerinin genital organlarını okşayarak veya sürtünme yolları ile masturbasyon yapar ve orgazma ulaşabilirler. Buna “non penetrative sex” adı verilir.

Masturbasyon amacı ile kullanılan vibratörler
Masturbasyon amacı ile hem kadın hem de erkeklerde “vibrator”kullanımı da yaygındır.

Vibratörler kadınlarda genital organlarda titreşim etkisi ile klitoral uyarılma ve hazzı sağlayarak etki etmektedir.

Erkekler de vibratörlerin titreşim etkisini penislerinde hissederek hazzı sağlayabilirler.

Vibratör veya dildo gibi cinsel fantezi ürünlerinin ve sex oyuncaklarının cinsel ilişki sırasında veya öncesinde kullanılmaları doğal olarak karşılanmalıdır.

Masturbasyon hakkındaki yanlışlar
Cinsellikle ilgili yanlış bilinen bir takım hurafelere “cinsel mit” (sexual myth) adı verilir. Cinsel mitler dilden dile dolaşan, kaynağı belirsiz adeta şehir efsaneleri gibidir.

Bir takım ahlaki ve geleneksel tabulardan dolayı masturbasyon hakkında da bir sürü yanlışlar yani cinsel mitler mevcuttur.

Mastürbasyonla ilgili cinsel mitlerin en sık olanları:
– Masturbasyon akıl hastalığına yol açar.
– Masturbasyon cinsel güçte azalma yapar.
– Masturbasyon kısırlık yapar.
– Mastürbasyon iktidarsızlık yapar.
– Masturbasyon ahlaksızlıktır ve asla yapılmamalıdır.
Tüm bu söylemlerin tıbbi ve bilimsel olarak hiçbir önemi yoktur.

Tarihte Masturbasyon
Ortaçağ, hatta rönesans döneminde batıda masturbasyon yapmak son derece kötü ve kanun dışı bir hareketti. Bazı ülkelerde masturbasyon yapanlara ölüm cezası dahi verilebiliyordu. Bu durum günümüzden neredeyse 100 yıl öncesi kadar devam etti.

Masturbasyon önleyici alet
İlginç olan bu dönemlerde Çin, Hindistan ve diğer uzak doğu ülkelerinde Kamasutra (Hint sevişme sanatı), Tao ve Tantra gibi cinsel felsefeler ile kişiler Avrupalılardan çok daha farklı bir boyutta cinselliği yaşamaktaydılar.

Avrupa’da bu kadar cinsel kısıtlamaların olması, cinsellikle ilgili bilimsel çalışmaların da önünü tıkamaktaydı. Batı dünyası cinsellikle ilgili ilk bilgileri doğu felsefelerinden edinmiş ve halen de edinmeye devam etmektedir.

Üstteki resim- İngiltere’de 19. yüzyılda erkeklerde masturbasyon önleme için geliştirilmiş bir alettir.

Masturbasyon yararlı mıdır?
Masturbasyonun yararları ile ilgili bir takım bilimsel çalışmalar bulunmaktadır.
– Masturbasyon depresyonu düzeltir.
– Kişinin kendisine olan özgüveni arttırır.
– Cinsel ilişkiden önce partnerlerin birbirine karşı yaptıkları masturbasyon ile çiftler birbirlerinin ve kendilerinin vucutlarındaki “haz bölge haritalarını” belirler.  Bu da “sensate focus” yani haz için dokunmayı öğrenmede önemlidir.
– Masturbasyon erkeklerde prostat kanserini önler. 2003 yılında Avustralyalı araştırmacı Graham Giles, 20’li yaşlarda haftada 5 veya daha fazla masturbasyon yapan erkeklerin prostat kanserine yakalanma riskinin azaldığını bulmuştur.  Ancak bunun nedeni birleşme olmaksızın sık masturbasyonlar ile cinsel ilişkiden uzak durulması ve kanser yapan viruslerin alınmaması olabilir. 
– 2009 yılında İngilterede NHS’ye konu olan bir slogan “Günde bir orgazm doktoru sizden uzak tutar” olmuştur.  

Masturbasyon ve Gebelik
Masturbasyon sırasında yüzeyel ilişki ile (sürtünerek) dış genital alana boşalan meni içindeki spermler ile gebelik olasılığı vardır. Çünkü spermler bakire bir genç kızda veya vajinismus hastasında yüzerek tüplere ulaşıp yumurtayı dölleyebilir.

Diğer taraftan Tüp bebek (ivf) ve aşılama (ıuı) tedavilerinde de erkek eşlerden laboratuar ortamında masturbasyon ile meni örneği vermesi istenmektedir.

Cinsel terapilerde masturbasyonsuz egzersizler düşünülemez…
Evet.
  Hem erkek hem de kadın cinsel terapilerinde masturbasyon olmaksızın cinsel terapi olamaz.

Masturbasyon, gebelik, cinsel teraoiler, cinsel isteksizlik, anorgazmi (orgazm olamama)Bazı cinsel terapilerde, özellikle erkeklerde erken boşalma, sertleşme problemleri ve cinsel isteksizlikte kişilere ev ödevi olarak özel bir takım masturbasyon çalışmaları da verilebilmektedir.

Yine kadınlarda vajinismus, cinsel isteksizlik ve anorgazmi gibi cinsel sorunlarda da verilen özel mastürbasyon uygulamaları son derece önemlidir.

Aşırı masturbasyon yapmak sakıncalı mıdır, ne zaman cinsel tedavi gerektirir?
Bir kişi masturbasyon yapmadan duramıyorsa, cinsel ilişki öncesi veya sonrasında mutlaka yapma gereksinimi duyuyorsa, bu hali kendisinde bir saplantı haline gelmişse bu durum patolojik bir hal almıştır ve cinsel terapi gerektirir.

Hiperseksüalite (Seks bağımlılığı) adı verilen bazı durumlarda aşırı masturbasyon isteği kişinin sosyal hayatını da olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çünkü “masturbasyon olmazsa olmaz” durumuna gelmiştir. Bu durum “compulsive masturbation” veya masturbasyon takıntısı olarak da bilinmektedir.

Bipolar (manik depressif) kişilerin bazıları da manik dönemlerde artmış cinsel istekleri ile yoğun bir şekilde masturbasyon yapabilirler veya en yakınlarında buldukları kişilerle cinsel ilişkiye girebilirler.

Mastürbasyon ağrısı
Bazı durumlarda kişiler mastürbasyon sırasında genital bölgelerinde ağrı duyabilirler. Bu durumlarda psikolojik nedenlerden önce organik nedenler ön planda düşünülmelidir.

Vajinadaki yırtıklar ve erkeklerdeki peyronie hastalığı orgazm ağrılarının nedeni olabilir. Fimozis (penis derisinde darlık) da erkekte masturbasyon ağrısına neden olabilmektedir.

Cinsel ilişki veya masturbasyon sırasında penisin kırılması (“penil fraktur”), penise gelen darbeler ile yaşanan penil travmalar, seks oyuncakları veya penis büyütücü vakumların etkileri sonrasında penis hasar görebilir. Bu durumda erkeklerde hem masturbasyon hem de cinsel ilişki ağrılı ve zor bir hale gelebilir.

Bazan de aşırı mastübasyon yapma davranışı, kişilerde daha sonraki mastürbasyonlarda ağrı ve acı hissine neden olabilir.

Penisin sertleşme süresini uzatan bazı ilaçlar da (Viagra, Levitra, Cialis veya Lifta gibi) kişilerde hafif tansiyon düşmesine bağlı olarak masturbasyon veya cinsel ilişki sırasında baş ağrılarına veya migren türü ağrılara yol açabilmektedir.

Otoerotik asfiksi nedir?
Otoerotik asfiksi, kişilerin orgazm sırasında his duygusunu ve hazzı arttırmak amacı ile kendilerini nefessiz bırakma yöntemlerini kullanmalarıdır.

Özellikle mastürbasyon yaparken bir kişi kendisini boynundan asabilir, yarı şekilde kendisini boğabilir.

Kişiler kendilerini orgazm sonrasında çözmeyi planlasalar da yılda ortalama olarak 500 ile 1000 arasında kişinin bu şekilde masturbasyon kazası sonucunda öldüğü tahmin edilmektedir.

Otoerotizm düşkünü olan kişilerin çoğu erkektir. Genellikle travestisizim de tabloya eşlik etmektedir.

Otoerotik asfiksiye bağlı ölümlerin çoğu ergenlik dönemlerinde olmaktadır. Bu tür mazohistik uygulamalar şizofreni gibi akıl hastalıklarında ve major duygudurum bozukluklarla da sık olarak görülmektedir.

Öfke Kontrolü

Öfke Duygusu ve Kontrolü

Öfke istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen doğal ve insani bir tepkidir. Öfke duygusuyla baş edebilmek için kullanılan işlevsiz yollar vardır;  içe alıp bastırmak ve diğeri de dışa vurmak. İçe atmada, saldırganlığınızı kendi içinize yönlendirirsiniz ve öfkeyi yutarsınız. Dışa vurmada ise kontrolsüz biçimde öfkeyle ilgili dışa vuran davranışlarda bulunabilirsiniz. Ancak bu ikisinin de çok sağlıklı yollar olduğu söylenemez. İçe atılan öfke, kişiyi suçluluk ve depresyon gibi farklı duygulanımlara götürebilir. Dışa vurulan öfkenin derecesi ve sıklığı ise kişinin çevre ile olan ilişkilerini zedeleyebilir. Kişi istemediği zamanlarda dahi öfkesini kontrolsüz biçimde ortaya koyar ve bu dışavurum bir rahatlama ve deşarj getirmez, aksine kontrol dışı hissi vererek, çevredekilere zarar vermenin getirdiği suçluluk ve pişmanlık duygularıyla çözülmesi gereken başka bir probleme dönüşür.
Öfke kontrolü, öfkeyi doğru yere ve doğru ifade etme becerisini kazanmaktır. Öfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Amaç bireyin hiç öfkelenmemesi değildir. Bunun için psikoterapide de kişinin öfkesini neyin tetiklediğini bulmaya, kontrol edilemez hale gelmeden başa çıkmasına ve doğru ifadesini sağlamaya yardım etmek esastır.

Bir insanın öfke kontrolü sorunu yaşadığı nasıl anlaşılır?

Öfke oldukça kuvvetli ve kontrolü kimi zaman zorlaşabilen bir duygudur. Öfke duygusunun da diğer duygular gibi dereceleri vardır. Çok basit ve hemen geçebilen bir sinirlenmeden, kişinin çevresindekilere veya kendine zarar verebileceği şiddetli duygulara kadar uzanır. Öfke duygusuna genelde fizyolojik duyumlar da eşlik eder. Örneğin, nefes alıp vermek sıklaşır, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar. Kişi öfkelendiği zaman, kendisini ve davranışlarını kontrol etmekte zorlanıyor, daha sonra onaylamayacağı söz ve davranışlarda bulunuyor, çevresindeki nesne ve kişilere fiziksel şiddet uyguluyor, tüm bunlar mesleki ve sosyal işleyişini olumsuz etkiliyorsa öfke kontrol problemi yaşıyor denebilir. Ayrıca kişi bu öfke kontrol problemi yüzünden yasal zorluklar da yaşayabiliyor. Doğru ifade edilemeyen öfke, zamanla fiziksel bazı şikayetlere de sebep olabilir
Öfke kontrol problemi oldukça sık görülen bir durumdur. Her yaştan ve her kesimden yetişkinlerde olduğu gibi çocuk ve ergenlerde de görülebilir. Öfke kontrol problemi yaşayan kişilerin genellikle davranışları nedeniyle kişiler arası ilişkileri, aile içi ilişkileri zedelenmiş olabilir. Tek başına öfke kontrol problemi yaşanabildiği gibi, başka ruhsal problemlere de eşlik edebilir. Ayrıca öfke kontrol problemi yaşayan kişilerde fiziksel bazı şikayetler de görülebiliyor. (baş ağrısı, mide şikayetleri gibi.)

Öfkeyi tamamen kontrol altına almak mümkün mü?

Öfke kontrol problemi ile çalışırken amacımız öfkeyi tamamen yok  etmek değil aslında. Öfkeyi kişinin normal ve sağlıklı sınırlarda, duyumsaması ve buna bağlı davranışlarının da kişinin kontrolünde olması hedeflenen bir durum. Öfke kontrol problemi ile çalışırken, duygusal ve davranışsal düzeyde değişikliği amaçlıyoruz, bu da bir uzman tarafından gerçekleştirilen psikoterapi yöntemiyle sağlanabiliyor. Eğitimlerle bu duygu ve davranış değişikliği tam olarak sağlanamayabilir ancak olumlu etkileri de olabilir. Alınan fayda kişiye özgü olarak değişir

İnsanın öfkesini ya da duygularını kontrol edememesinin nedeni ne olabilir?

Bilişsel kurama göre, öfke duygusu diğer tüm duygular gibi düşünceleri izler. Kişinin olaylarla ilgili çarpıtılmış düşünceleri ya da işlevsel olmayan yorumları yaşanan olumsuz duygunun şiddetini arttırır. Bu ortaya çıkan yoğun duygu da şiddeti arttıkça daha zor kontrol edilir hale gelir. Ortaya kontrol edilemeyen davranışlar ortaya çıkabilir. Öfkeye başka açılardan bakmak da mümkün ve yararlıdır. Örneğin psikoanalitik terminolojiye göre öfke, bireyin saldırganlık dürtülerinin bir parçasıdır. Bireyin öfke ifadesi bilinçdışındaki bir çatışmaya işaret edebilir. Öte yandan Gestalt yaklaşımı kişinin, yapmak için kendi kendine izin vermediği bir şeyi, bir başkası yaptığında öfke duygusunun doğduğunu söyler. Öfke problemi bazen duyguların aşırı kontrolü içermesi, stres üretilmesi, kontrol altına alınmaya çalışılması, bunun sonucunda da kişiler arası çatışmalara neden olması şeklinde tanımlanır. Patlamalar şeklinde ortaya çıkan öfke duygusu, acı, korku ve utanç gibi duyguları saklamak için kullanılan savunucu bir duygu olabilir.
Buna bağlı olarak farklı ekollerden psikoterapi türleri uygulanabilir. Bunlar bilişsel ekol, gestalt ekolü, psikanalitik ekol, grup terapisi, davranışçı yöntemler ya da eklektik(bütünleyici) bir terapi olabilir. Bilişsel ekolde, kişinin öfkesini doğuran çarpıtılmış bilişleri ile bilişsel yöntemler kullanılarak çalışılır. Kişinin öfkesini tetikleyen uyaran ve olayları tanıması sağlanır ve bununla ilgili işlevsel olmayan düşüncelere alternatifler geliştirilir. Davranışsal düzeyde ise time out egzersizleri dediğimiz yöntem kullanılıyor. Yani kişi tetikleyici uyaranı ve duygusunu fark ettiğin de bu ortamdan kısa bir süreliğine uzaklaşıp, örneğin derin derin nefes almaya odaklanabilir. Ayrıca bu kişilerle yapılan bazı iletişim eğitimleri de var. Örneğin “atılganlık eğitimi”(assertiveness training) kişinin olumlu ve olumsuz duygularını karşı tarafın da haklarınız gözeterek, pasiflik ve saldırganlık kutuplarına kaçmadan atılgan biçimde dile getirebilmesini amaçlar. Böylece kişi duygularını hem bastırmamış ve ifade etmiş hem de çevresine işlevsel olmayan bir agresyon göstermemeyi öğrenebilir.

Öfke Kontrolü İçin Öneriler:

Kontrol etmeden önce onu tanımalısınız: Önce öfkenizin size ne dediğini dinlemelisiniz. Kontrol etmekte zorlandığınız bir öfke farkına varılmayı bekleyen içsel çatışmanın işaretçisidir ve herhangi bir durum ve zamanda karşınıza çıkmıyordur.
Sizi sinirlendiren bir durum ya da olay olduğunda tepki vermeden önce durumla ilgili hızlı bir değerlendirme yapabilir veya ortamdan bir süreliğine uzaklaşıp kendinize biraz zaman tanıyabilirsiniz. Böylece istemediğiniz davranışı kontrolsüz biçimde sergilemeden önce değerlendirmek için vaktiniz olur.
Kendinizde bir öfke yönünde duygu değişikliğini hissettiğinizde duygunun hemen farkına varmaya ve hemen öncesinde aklınızdan ne geçtiğini tespit etmeye çalışın. Olayları aslında olduğu gibi göremiyor, abartıyor ya da aşırı genelliyor olabilirsiniz. Bu çarpıtmaları fark ederek olayları tam da olduğu gibi nötr gözle görmeye ve böyle değerlendirmeye çalışabilir, bu düşüncelere alternatif düşünceler üretmeye çalışabilirsiniz.

Gündelik hayatta sadece aşırı sinirlendiğinizde değil, tüm olumsuz duygularınızı dengeli biçimde ifade ettiğiniz bir iletişim biçimi benimseyebilirsiniz. Duygu, istek ve ihtiyaçlarını dile getirmeme ve pasif iletişim biçimini seçme, öfke ile dolmanıza sebep olabilir. Bu yüzden pasif uçtan saldırgan uca kayabilirsiniz. Kendi duygu, istek ve ihtiyaçlarınıza odaklanıp onları zamanında dile getirmeniz istenmeyen patlamaları önleyebilir.
Eğer  kendiniz başa çıkmak konusunda zorlanırsanız bu konuda uzman birinden yardım almak için psikoterapiye başlayabilirsiniz.

Özgüven

Özgüven önemli bir kişisel özelliktir; yaşamla baş etmemizi ve sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmemizi sağlar ve zorluklara dayanmamızı kolaylaştırır. Özgüven kazanma süreci, yaşamın önemli zorlukları ile başa çıkma gücüne sahip ve mutlu olmaya layık bir kişi olma deneyimidir.

Özgüven insana güç verir, enerjisini artırır ve daha fazla çaba göstermeye özendirir. Başarı için ilham kaynağıdır. Başarılarımızla gurur duymamızı ve onlardan keyif almamızı sağlar.

Bizim yaklaşımımıza bağlı olarak başka insanlar ve dışımızdaki olaylar özgüvenimizi yükseltebilir ya da bitirebilirler. Yaşama özgüvenli bir şekilde yaklaşmak ve bunu sürdürmek önemlidir. Ancak, aşırı bir güven duygusu ile hareket ederek kendimizi ve diğer insanları tedirgin etme riskini de almamak gerekir.

Özgüvenimiz olmadığında işleri yapabilme yeteneğimizden emin olamayız. Gerekli beceriye ve deneyime sahip olduğumuzu bildiğimiz halde daha önce hiç yapmadığımız bir işle karşılaştığımızda endişeleniriz. Birçok durumda, özellikle karar vermemiz, inisiyatif kullanmamız veya yeni insanları işin içine katmamız gereken durumlarda rahatsız ve huzursuz oluruz.

Buna karşın, aşırı bir güven duygusu içinde davrandığımızda; sınırlarımız olduğunu kabul etmek istemeyiz, yeteneklerimiz hakkında gerçekçi olmayan düşüncelere kapılırız. Üzerimize aşırı iş yükü alırız, böylece her zaman iyi iş yapamayız. En iyiyi bizim bildiğimizi düşünürüz, önerileri göz ardı ederiz, bize yardım etmek isteyenleri de genellikle reddederiz.

Olması gereken düzeyde bir özgüvene sahip bulunduğumuzda ise; en iyi için çaba göstereceğimizi ve kabul edilebilir bir sonuç ortaya koyacağımızı bilerek işleri ele alırız. Bir işi yapamadığımızda mazeret üretmek yerine yeniden denemeye başlarız. İlk seferinde tümüyle doğru olarak anlamadığımız ya da yapamadığımız bir işin dünyanın sonu anlamına gelmediğini biliriz. Hatalarımızı dert etmek yerine onlardan ders almasını becerebiliriz. Bir çok durumla ve sorunla daha iyi baş edebiliriz.

Özgüven hedeflerimizin peşinden giderken bize güç verir. Başarılarımızla doyum ve rahatlık hissetmemize izin verir. Özgüvenimizin güçlü olması durumunda başarı bize doğal ve doğru gelir.

Birçoğumuz, belirli zamanlarda, belirli insanlarla ve belirli durumlarda kendimizi güvenli hissederken bazı durumlarda, zamanlarda ve bazı insanların karşısında özgüvenimizi yitiririz. Kendimize olan güven duygumuzu nelerin etkilediğini doğru anlamamız gerekir.

Bunun için şu soruları kendimize sormalıyız ve dürüst cevaplar vermeliyiz.

Ø Kendimize en çok güvendiğimiz zamanlar hangileridir? Yeteneklerimizden emin olduğumuz ve kendimizi en rahat hissettiğimiz durumlar nelerdir?

Ø Karşısında özgüvenimizin en yüksek olduğunu düşündüğümüz insanlar kimlerdir? Niçin?

Ø Onlar, bize özgüvenimizi artıracak ne söylüyorlar veya ne yapıyorlar?

Ø Ne zaman kendimize olan güvenimizin en düşük olduğunu hissediyoruz?

Ø Özgüvenimizi azaltanlar nelerdir? Hangi insanlar ve hangi durumlar bizim kendimizi güvensiz hissetmemize neden oluyor? Söylenen ya da yapılanlar nelerdir?

Bu sorulara cevap verirken hazır olmadığınız yeni durumlardan ya da kıyafetinizin ve dış görünümünüzün iyi olduğu zamanlardan söz edebilirsiniz. Özgüven, çoğunlukla, kendimizi nasıl hazırladığımız ve kendimizi nasıl gördüğümüz ile ilgilidir. Özgüven gelip giden, azalıp artan bir duygudur. Bazı günler kendimizi diğer günlere göre daha güvenli ve güçlü hissederiz. Bazı günlerde de kendimizi arkadaşlarımızın yanında yetersiz hissederiz veya kendi yeteneklerimizi sürekli olarak onlarınki ile kıyasladığımız durumlar yaşarız.

Özgüvenimizin zayıfladığı durumlarda yapabileceğimiz ilk iş, hiç kimsenin mükemmel olmadığını kabul etmektir. Belki, başka insanların sizin sahip olmadığınız becerileri vardır. Ancak, siz de büyük olasılıkla onların yapamadığı bazı şeyleri yapabiliyorsunuz.

Özellikle, onlarla rekabet edebileceğiniz alanlarda kendi yeteneklerinizi geliştirmeye odaklanın. Tüm yapabileceklerinizi aklınıza getirin, yapamayacaklarınız için fazlaca endişelenmeyin, onlara takılıp kalmayın.

Özgüveni artırmanın iyi bir yolu, yaşamdaki başarılarımızı hatırlamaktır. Sahip olduğumuz tüm yeteneklerimizi, iyi kullandığımız becerilerimizi aklımıza getirelim ve güvenli davranarak kazançlı çıktığımız zamanları hatırlayalım.

Eğer, siz de özgüveninizi kazanmak ve geliştirmek istiyorsanız, yeteneklerinizi önemseyin ve kabuğunuzdan çıkın. Daha rahat ve girişken davranmayı öğrenin. Fikirlerinizi daha sesli ifade edin. Sorumluluklar alın. İş yaşamınızda karar alma süreçlerinde ve uygulamalarda daha aktif olarak kendinizi gösterin. Enerjik olmak için bu tür insanları kendinize örnek alın. Cesaretli olun, hata yapmaktan korkmayın. Başarısızlıkların birer ders olduğunu ya da başarı yolunda küçük molalar olduğunu düşünün. Elde ettiğiniz her başarıyla özgüveninizin arttığını göreceksiniz.

Saldırganlık

ÇOCUKLARDA ”ÖFKE VE SALDIRGANLIK”

Öfke engelleme ve korku karşısında ortaya çıkan bir tepki olup, köpürme adı verilen aşırı safasında bilinç bulanıklığına ve davranış bozukluklarına yol açabilir.Belirli bir sınır içinde öfke, karşılaşılan engeli aşmak, hoş olmayan durumdan kurtulmak için gerekli tutum ve davranışta bulunma olanağı sağlar.

Çocuğun öfkelenmesine neden olan engellerin birçoğu, genç yada olgun insan için anlamsız gelebilir. İstediğini elde edemeyen yada oynanması engellenen çocuk, öfkeden bağırıp, çağırıp, tepinebilir. Bu durum büyükler için anlamsız olabilir.Oysa çocukluk ve gençlik çağında, belirli engeller karşısında öfkelenmek kişiliğin korunması, saygınlık kazanması ve bu saygınlığın sürdürülmesi açısından pekiştirici, yapıcı yönde rol oynar.

Saldırganlık,öfkenin dışa yansıyan şeklidir.Kişi kendi gerçeklerini tanımadan, gereksiz amaç ve beklentiler içinde olursa bunların gerçekleşmediği durumlarda, kendince engel olarak gördüğü nesne ve kişilere karşı saldırgan olur. Freud saldırganlığı önce, doğuştan gelen, bütün canlılarda ortak olan, öğrenmeyle değişmeyen, evrensel bir iç güdü olarak düşünmüş ve cinsel içgüdüye bağlı olduğunu kabul etmiştir. Saldırganlık küçük çocuklarda normal bir tepki biçimidir.

Çocuğun güvenlik, mutluluk yada başka bir gereksiniminin şekil değiştirerek başka bir biçimde ortaya çıkmasıdır.Saldırganlığı kişisel bir yaralanmanın bir başka şekilde sonuçlanması olarak tanımlayabiliriz. Bu yaralanma sonucu çocuğun akranlarına vurması, ısırması, eşyaları fırlatması, tekmelemesi, tükürmesi ve zarar vermeyi amaçlayan tehditler şeklinde sözel saldırılarda  bulunması söz konusudur.

Sürekli ve aşırı biçimde saldırgan olan çocuk sinirli, anlaşılmaz,  eyleme hazır ve aşırı geçimsizdir. İlişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Hemen parlar ve kavgaya hazırdır. Durmadan kuralları çiğner ve ceza görür. Bu çocuklar cezadan etkilenmez yada  kısa süreli etkilenmiş gibi görünürler. Olağan anlaşmazlıkları bile bilek gücüyle çözmeye çalışırlar.Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. Öfkesini yenemez ve hep kendini haklı çıkarmaya çalışır.Bu çocuklar evde okulda sürekli sorun yaratırlar ve yetişkinlerle sürekli çatışma içindedirler.Genellikle erkek çocuklar daha saldırgandır.Genellikle erkek çocuklar, anlaşmazlıklarına kavga ile çözüm yolu  ararlar.Kız çocuklar ise ağız tartışmasını yeğlerler.Kız ve erkek çocukta erkeklerin yapısal gücüde saldırganlık açısından ayrımı ortaya koymaktadır.

Nedenleri

Ciddi uyum ve davranış bozukluklarında görülen saldırganlık sıklıkla, zeka geriliğinin veya psikolojik bir reaksiyonun bir semptomu olabilir.Beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi gibi fizyolojik sorunlar sonucunda görülebilir.Saldırgan davranışların ebeveynler tarafından ödüllendirilmesi,çocuğun yetişkinlerden katı ceza, anlayışsızlık ve yetersiz sevgi görmesi,  kitle iletişimim araçlarının olumsuz etkisi,ana-babanın,çocukla aralarındaki iletişimin iyi olmaması, çocuğun ana-babasından dayak yemesi gibi durumlarda saldırgan davranışlar görülebilir.

Tedavisi

Esas olan çocuk büyüdükçe ve geliştikçe saldırganlığı oluşturan gücü,toplumsallaşmasının kurallarıyla bağdaşır şekilde yararlı uğraş alanlarına dönüştürülmesi ve çocuğun uyumlu davranışlara yönelmesini sağlamaktır.

Spora ve yarışmalara yönelen çocuk ve gençlerde saldırganlık dürtülerinin büyük ölçüde deşarj olduğunu kabul etmek gerekir.Her şeyden önce çocuğa hoşgörü gösterilmeli,ana-baba tutumu olumlu olmalı, çocuktaki saldırganlık yararlı hale dönüştürülmelidir.Örneğin kavga etmek yerine bir enstrüman çalmak gibi.Çocuk ana-baba ile özdeşim kuracağından dolayı,ana-baba tutum ve davranışlarıyla iyi bir model teşkil etmelidirler. Devamlı ceza ve baskı uygulanarak, çocukların özgürlükleri kısıtlanmamalı ve her şeyden önemlisi sevgiden yoksun bırakılmamalıdırlar.

Çok fazla saldırgan davranışlara tolerans gösterilmemelidir.Çocuğun istekleri bu tip davranışlar yapınca yerine getiriliyorsa, çocuk isteklerini yaptırmada saldırgan davranışları araç olarak görmeye başlar. Bu yolla istekleri yerine getirilmemelidir.Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve onun bu davranışının istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.

Saldırgan davranışlar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır.Ana-babanın ilgisi sevgisi azaldığında ve fiziksel cezalar uzun süre devam ettiğinde, çocukta saldırgan, asi, sorumsuz davranışlar gelişir. Saldırgan davranışlar ortaya çıktığında, yetişkinler sakin davranmalı, anormal duygusal tepkiler yerine ben dilini kullanmalıdır. Ör:Böyle kavga ettiğin zaman rahatsız oluyorum, üzülüyorum gibi.kişiler duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını davranış anında dile getirmelidir.Dayak saldırgan davranışa karşılık uygulandığı zaman, onun hemen kesilmesini sağlayabilir ancak, çocukta düşmanca duygular geliştirir.Çocuk gergin ve sinirliyken onunla tartışmamalı, sakinleşmesini beklemeli ve daha sonra davranışı ile ilgili konuşulmalıdır.

Çocuğa sosyal olgunluğuna uygun çeşitli sorumluluklar verilmeli, başarabileceği kadarıyla bir çok şeyleri başlatıp, bitirmesi sağlanmalıdır. Çocuk başarma duygusunu yaşamalıdır.

Çocuğa davranışının dezavantajları gösterilmelidir.Çocuk saldırgan davranışları ile isteklerini elde edemeyeceğini, istediği şeyleri kaybettiğini görmeli ve yaşamalıdır.

SALDIRGAN DAVRANIŞLARI NASIL ÖNLEYEBILIRIZ?

1-herşeyden önce ana-baba çocuğa saldırganlık modeli olmamalıdır (Evde dayak yiyen bir çocuk varsa kardeşini dövüyor Kardeşi yoksa okulda en ufak bir sorunda arkadaşına vuruyor Yada hayvanlara eziyet ediyor )Çünkü dayak herkes için olumsuz duygular yaratır

2-Çok fazla saldırgan davranışlara tolerans gösterilmemelidir Çocuğun istekleri bu tip davranışlar yapınca yerine getiriliyorsa, çocuk isteklerini yaptırmada araç olarak görmeye başlar Bu yolla istekleri yerine getirilmemelidir Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve onun bu davranışının istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir

3-Saldırgan davranışlar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır Ana-babanın ligisi sevgisi azaldığında ve fiziksel cezalar uzun süre devam ettiğinde, çocukta saldırgan, asi, sorumsuz davranışlar gelişir Saldırgan davranışlar ortaya çıktığında, yetişkinler sakin davranmalı, anormal duygusal tepkiler yerine ben dilini kullanmalıdır (Böyle davrandığın için üzüldüm) Dayak saldırgan davranışın hemen bitiminde uygulandığı zaman, onun hemen kesilmesini sağlayabilir ancak,çocukta düşmanca duygular geliştirir

4-Çocuk gergin ve sinirliyken onunla tartışmamalı, sakinleşmesini beklemeli ve daha sonra davranışı ile ilgili konuşulmalıdır

5-Çocuğa sosyal olgunluğuna uygun çeşitli sorumluluklar verilmeli, başarabileceği kadarıyla bir çok Şeyleri başlatıp, bitirmesi sağlanmalıdır Çocuk başarma duygusunu yaşamalıdır

6-Çocuğa bu davranışın dezavantajları gösterilmelidir Saldırgan davranışları ile isteklerini elde edemeyeceğini, istediği Şeyleri kaybettiğini görmeli ve yaşamalıdır

7-Olumlu davranışı pekiştirme: Ana-baba ve diğer yetişkinler çocuğun olumlu davranışını görüp, olumsuz davranışı görmemezlikten gelmelidir Çocuk bu davranışı yapmadığında sözel olarak ödüllendirilmelidir Ör:10dk Kavga etmeden ve bağırmadan oynadığında bu sözel olarak ödüllendirme

8-Çocuğun dışarıda oynamasına izin verme, bu çocuğun gerilimini azaltır ve enerjisini boşaltma imkanı sağlar

9-Saldırgan davranış diğer çocukların güvenliğini ciddi bir Şekilde tehdit etmedikçe bu davranışın üstünde durmamak gerekir

10-Kendi kendine konuşma:Çoocuk oldukça dürtüsel davranıyorsa ve onun bu yönünü kontrol etmede güçlük yaşanıyorsa;çocuğa başkalarına vuracağı zaman, kendi kendini engelleyici cümleler söylemesi öğretilebilir Ör:10’na kadar say ve ona vurma gibi

11-Çocuk saldırgan modellerle karşı karşıya getirilmemelidir TV deki Şiddet içeren proğramları seyretmesi engellenmelidir Eğer kesinlikle engel olunamıyorsa, ana-baba çocukla birlikte seyrederek Şiddetin sonuçlarını tartışabilirler Ayrıca bu Şiddet filmlerinin gerçek yaşamın modeli değil, kurmaca olduğu çocuğa anlatılabilir

12-Kızgınlıktan kurtulmak için alternatifler bulunabilir Yumruklanabilen kil, çakılabilen çiviler,resim çizme, boyama çocuğun kızgınlık duygularını kontrol altına almayı sağlayabilir Ayrıca futbol,basketbol gibi sporlar kabul gören çıkış yollarıdır

13-Her yaş ve dönemde çocuğun temel ihtiyaçları zamanında yerine getirilmelidir

14-Bu çocukların özellikle baba ile daha çok birlikte olması sağlanmalıdır

15-Anne-babalar bu çocuklarla iletişim kurarken ben dilini kullanmalıdır Ör:Böyle kavga ettiğin zaman rahatsız oluyorum, üzülüyorum gibi kişiler duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını davranış anında dile getirmelidir

Stres Yönetimi

Stres yönetimi konusunda verilen derste öğretmen su dolu bir bardağı kaldırıp öğrencilerine sordu;

– Bu su dolu bardağın ağırlığı ne kadardır?

Öğrenciler, 200 gr ile 400 gr arasında diye cevap verdiler. Öğretmen cevaplar üzerine dedi ki;

– Bardağın ağırlığı önemli değil. Herkes rahatlıkla kaldırabilir. Önemli olan bardağı ne kadar uzun süre elinizde tuttuğunuzdur. Eğer, bir kaç dakika tutarsam, ağırlığı hissetmezsiniz. Fakat bir kaç saat tutarsam, bardak ağır gelmeye başlayacak ve kolumda bir ağrı hissedeceğim. Eğer, çok daha uzun süre tutarsam, kolum dayanılamayacak kadar ağrır ve artık kalkamayacak hale gelir. Aslında bardağın ağırlığı aynıdır ama ne kadar uzun süre tutarsanız, bardak size çok daha ağır gelir.

Öğretmen anlatmaya devam etti:

– Eğer sıkıntılarınız küçük bile olsa devamlı yanınızda taşırsanız, hiç dinlenmezseniz sonunda sıkıntılarınız dayanılamayacak duruma gelir. İşteki sıkıntılarınızı eve taşırsanız, durmadan sıkıntılarınıza yoğunlaşırsanız, hayatınız çekilmez bir hal alır. Yapmanız gereken bardağı yere bırakıp bir süre dinlenmek ve daha sonra kaldığınız yerden devam etmektir.

Takıntılar

“Ya sevdiklerimin başına kötü bir şey gelirse?”
“Sevdiklerime bir zarar verir miyim?”
“ Dua ederken içimden Allah’a sövmek geliyor”
“ Yolda değdiğim kişilerden mikrop bulaşır mı?”
“İnsanlara kötü sözler söyler miyim ya da onlara bir zara verir miyim?”
“ Ocağı veya kapıyı açık unutmuş olabilir miyim?”
“ İçimden arabayı duvara çarpmak geliyor”

Bu ve benzeri düşünceler;

    • istemeden aklınıza geliyorsa
    • yaşamınızda belirgin bir sıkıntıya neden oluyorsa
    • saçma olduklarını düşündüğünüz halde kafanızdan atamıyorsanız

Bu düşünceleri baskılamak veya etkisiz hale getirmek için;

    • katı biçimde uygulanması gereken
    • yapmaktan kendinizi alıkoyamadığınız
    • sürekli tekrarlanan davranışlarınız oluyorsa

VE

Bu düşünceler yada davranışlar nedeniyle hayatınızın alt üst olduğunu , çekilmez hale geldiğini düşünüyorsanız

Obsesif- kompulsif bozukluğunuz (takıntı hastalığı) var demektir.

Bu hastalıktan ve yaratabileceği olumsuz sonuçlardan örnekler üzerinden söz edelim.

Takıntılar içinde en sık görülenlerinden biri; kirlenme veya hastalık bulaşacağı ile ilgili olanlarıdır. Otobüste veya sokakta birisi dokunduğunda kirlendiğini düşünüp eve koşan ve ellerini, eşyalarını defalarca yıkayan hatta bununla da yetinmeyip her şeyini çamaşır suyuna basan veya paraya elini sürdüğünde derisi soyuluncaya kadar ellerini yıkayan veya eve girerken eşinin ve çocuklarını tüm eşyalarını daha kapıda çıkarmalarını isteyen ve su sabunu kapıya getirerek onları orada yıkayan veya her misafirden sonra evi baştan aşağı büyük temizlik yaparcasına temizleyen veya her tuvalete girenin arkasından tuvaleti çamaşır sularıyla dezenfekte eden pek çok kişi tanımışsınızdır. Bu durum abartılı hal aldığında eldivensiz dolaşamayan, sokağa veya herhangi bir arkadaşının evine dahi gidemeyen ve hatta eşine çocuklarına dokunamayan, onları öpemeyen insanları görebilmekteyiz.

Sık rastlanılan bir başka takıntı ise; kuşkularla ilişkilidir. Evden çıkarken tüpü, kapıyı kapatıp kapatmadığından emin olamadığı için defalarca eve geri dönen, geri geri giderken arabasıyla her hangi bir canlıyı ezdiğini düşünerek sürekli kuşku içinde yaşayan ve kendini suçlu hisseden, aklından sürekli küfürler geçen veya dua ederken ya da namaz kılarken Allah’a küfredeceğinden endişelenen , anneme üzerine yemin ettim ya benim yüzümden ölürse diye düşünen, çocuklarıma kızar da onlara zarar verirsem diye evdeki bütün kesici aletleri toplayan ,sevdikleri zarar görmesin diye her gün bir tören tarzında dualar etmekten kendini alıkoyamayan kişiler tanımışsınızdır.

Duvardaki tablonun simetrik olmaması nedeniyle sürekli onu düzelten, “ona kadar saymadan” bir işe başlamayı uğursuzluk kabul eden ve sayamadığı zaman çok büyük sıkıntı hisseden, uygun olmayan yerlerde aklına pornografik görüntüler gelen kişilerde takıntılı olarak sayabileceğimiz kişilerdir.

Takıntılı kişiler düşüncelerinin anlamsız, abartılı olduğunun farkındadırlar; ancak bu düşüncelerin zihinlerine doluşmasına engel olamamaktadırlar. Bazen bu mantıksız düşüncelere karşı mücadele etmek isterler ve çaba gösterirler. Ancak bu çaba çoğu zaman var olan gerginliklerini arttırmaktan başka bir işe yaramaz ve başka bir yineleyici, ancak işlevi olmayan davranış geliştirirler. Zamanla artık direnmekten vazgeçerler, bu düşünceler ve davranışlar günlük hayatlarının bir parçası halini alır. Hatta bu davranışlar günlük yaşamı kolaylaştıran davranışların yerini alabilir. Temizlikle ilgili takıntıları olan bir kadının bir gün içinde ne kadar çok boşa enerji harcadığını düşünün, gün sonunda hem çok yorgun olacak, hem çevresindekileri huzursuz ettiği için ev ortamı gergin olacak ve hem de evinin halen yeterince temiz olmadığını hala ortalıkta mikropların kol gezdiğini düşünebilecektir. Aklına takılan “ sevdiğime zarar verir miyim” ya da “ ya sevdiklerimin başına kötü bir kaza gelirse” düşüncesi kişinin dikkatinin dağılmasına ve yaptığı işe yeterince konsantre olamamasına neden olabilir.”Mikrop bulaşırsa “ düşüncesiyle kişiler evinden dışarı adım atamayabilir, hiç kimseyle görüşemeyebilir, ve böylece sosyal yaşamı ortadan kalkmış olur. “Birine baktığımda gözüme cinsel organı takılıyor”diyen bir kişinin karşı cinsten biriyle herhangi bir ilişki kurabilmesi neredeyse olanaksız hale gelmektedir. “Her dua ettiğimde içimden Allah’a sövüyorum” diyen bir imamın işini yaparken çektiği sıkıntıyı düşünün. Veya çocuklarına kirli olduklarını düşündüğü için dokunamayan bir annenin çektiği acıyı…

Takıntılı kişilerin bazı ortak kişilik özellikleri de olduğu dikkati çekmektedir. Genellikle temiz, ve özenli giyinen, resmi bir tavır içinde görünen kişilerdir.. Tüm hareketlerinde çok dikkatlidirler ve hata yapmamaya özen gösterirler. Oldukça ayrıntıcıdırlar. Uzun ve kapsamlı cümleler kurarlar, resmi ve kalıplaşmış ifadelere sık rastlanır. “ Oysa ki………..yine de……..”, “bir yandan…..öte yandan……….”gibi birbirini dengeleyen cümlecikler kullanmaları karakteristiktir. En basit konularda bile çok entelektüel terimler kullanırlar. Söylediklerinin arasına “aslında”, “elbette”, “sanıldığı gibi” gibi çok sayıda gereksiz sözcük serpiştirirler. Çok gergindirler ve bu gerginliklerini kontrol edebilmek için kesintisiz konuşurlar, çok katı tavırlar alırlar. Hep söyleyecekleri bir şeyler eksik kalmıştır, basit konularda bile tuttukları notlara başvururlar. Pek çok günlük davranış tören halini almıştır, hep aynı şekilde başlaması, devam etmesi ve bitmesi gerekmektedir, olayların akışında en ufak bir terslik olursa kendilerini çok huzursuz hissederler. Ayrıntılara çok takıldıkları, bir türlü bir davranışa başlayamadıkları ve yaptıklarından bir türlü emin olamadıkları için saatlerce banyoda kalabilirler. Traş olmak için çok uzun zaman harcarlar.

Takıntı hastalığı birdenbire de başlayabilir, sıkıntılı bir olaydan sonra da ortaya çıkabilir. Ancak başlaması ile kişilerin bir yardıma gereksinimi olduklarını fark edip bir psikiyatriste başvurdukları zaman arasındaki süre yılları bulabilir. Bazen de çevresindekiler o kişinin bu durumuna dayanamayarak onun bir doktora gitmeye zorlayabilirler.

Tüm bu takıntıların kişinin yaşamını ne kadar zorlaştırabildiği ve hatta yaşamın tüm amacının bu takıntılara uygun davranmak olarak şekillenebildiği ortada. Zaman zaman bu hastalığa depresyon gibi kişiyi daha da umutsuz, mutsuz, yaşamdan zevk almaz, bezgin hale sokan hastalıklar eklenebilmekte. Kişiler sıkıntılarını hafifletebilmek için alkol kullanabilmekte, sigara kullanmakta veya miktarını çok arttırmakta ve beden de bu durumdan zarar görmeye başlamaktadır. İntihar riski de bu kişilerde artabilmektedir.

Takıntılar sadece bu rahatsızlığı yaşayanı değil yakın çevresini de çok rahatsız edebilmektedir. Sürekli kendini merak eden ebeveynlerini düşünmek zorunda kalan bir genç. Eşinin temizlik takıntısı nedeniyle evde serbest davranamayan bir koca. Tüpleri, kapıları kontrol eden bir koca nedeniyle sürekli her yere geç kalmak, azarlanmak, hatta bazen aşağılanmak durumunda kalan bir kadın.. Annesi tuvalete gitmesini istemediği için okulda sürekli sıkışan ve kendini kontrol altında tutmaya çalışan bir çocuk. Başına bir şey gelip gelmediğini merak ettiği için babası tarafından günde en az on kere işyerinden aranan bir adam.

Hastalığın kendisi ve olası sonuçlarını göz önüne aldığımızda tedavisinin en kısa zamanda yapılması kaçınılmaz görünmektedir. Bir psikiyatristin üstlenmesi gereken bu tedavide; ağırlık ilaçlarda olmakla birlikte, takıntılı hale gelmiş düşüncelerin ve davranışların üstüne gitme şeklinde yapılan alıştırma tedavileri de kişiler için çok yararlı olmaktadır. Doktoruyla kurulacak iyi bir diyalog ve bu takıntılardan kurtularak normal yaşamına geri dönebileceklerine dair hissettikleri güvence tedavinin ilk adımıdır.

Takıntılar yaşamı herkes için çekilmez hale getirir.Takıntılarınızdan kurtulduğunuzda yeni bir yaşama merhaba demiş olursunuz.

Tikler

TİK

İstemli çalışan çizgili beden kaslarında istem dışı ortaya çıkan aralıklı kasılmalardır. Bu kasılmalar bir kas ve odak grubunda olabileceği gibi birkaç kas ve adale grubundan da olabilir. Tikler yer ve biçimde değiştirebilir; Ancak bir süre sonra belli bir yerde (kasta) yerleşip kalır. Hareket çoğu zaman kişi tarafında olmadan tekrarlanır. Erkek çocuklarda daha çok görülür. Genellikle 6 yaşından sonra fazla görülmeye başlar. En çok 8-12 yaşlarında rastlanır. Okul öncesinde göz kırpma gibi basit tikler görülebilir. Bu da ön ergenlikte kaybolur. Tikler ergenlik çağında kaybolur. Yetişkinliğe uzananları da vardır. En fazla yüz ve boyunda görülür. Tikleri Göz kapaklarının fazla genellikle aşağıdaki yerlerde ve şekillerde görürüz . Göz kırpmalar ile yüz ve yanak adalelerinde oluşan tikler. açılıp kapanması Göz kırpma en sık görülen tiktir. Çünkü her tür tehlikeden sakınmak için göz Baş oynatma (Yaşanmış bir olayı görmemek için bilinçsiz bir sakınma kırpılır. Sinirsel kökten Boyun adalelerinde oluşan tikler tepkisi olarak yorumlanır) Gerekmediği halde burun çekme, üst gelen öksürmeler şeklinde oluşan tikler. Boğaz Yutma veya yutar gibi hareket etme dudakla birlikte yapılan tikler. Parmak Omuz silkme temizler gibi hıçkırmak,boğaz temizlemeye zorlamak Sık sık gözleri alışılmamış şekilde Dizini veya ayaklarını sallama çıtlatma Kulaklarını oynatmak,kaşları sık sık kaldırıp Kolları sallamak ayırmak indirmek. Bu daha çok fala göz açmaya eşlik eden bir tiktir.

TİKLERİN NEDENLERİ

Tiklerin oluşmasında en fazla ruhsal nedenler söz konusudur. Tikler genellikle iç gerilimlerin veya çatışmaların yansımasıdır. Kişi tikleri sayesinde bu gerilimlerden kurtulma çabası verir. Tiklere engel olmaya çalışıldıkça daha da artış gözlenir. Duygulanma,üzüntü,yorgunluk arttıkça tiklerde artış gösterir. Tiklere neden olan ruhsal etkenlerin başında erken yaşlarda başlayan ve süren korku,tedirginlik, kaygı, gerginlik vardır. Çevresinde, kavga, güvensizlik, tedirginlik yaşamak. Çevresiyle çatışma halinde olmak. Birden aşırı korku, coşkunluk,yorgunluk öfke ,acı gibi durumlar yaşamak çocuklarda tiklerin oluşmasına sebep olabilir. Ruhsal etkenlerin yarattığı tiklere örnekler: 9 yaşındaki bir kız çocuğu aile içinde yaşadıklarını psikoloğa şöyle anlatmıştır. “Kardeşim beni çok rahatsız ediyor. Bana vuruyor. Buna karşılık babam beni suçluyor. Babam eve geç geliyor. Babamın gelmemesinden korkuyorum. Annem babam sık sık kavga ediyorlar.”Çocuğun aile içinde yaşadığı korku, tedirginlik,kaygı gibi durumlar onda ağız ve burun tiki onda ağız ve burun tiki oluşmasına sebep olmuştur. Göz ve boyun tiki olan erken okula başlamış 6 yaşındaki çocuk 10 yaşındaki Abisini örnek almıştır. Abisinin oyun grubuyla oynamak istemiş,gruba katılmış fakat uyum sağlayamamıştır. Ailede ve okul çevresinde yaşadığı bu kırıklık onda göz ve boyun tiki geliştirmesine sebep olmuştur.

Tiklerin oluşmasındaki bu neden tamamlanmamış bir hareketin temsilcisi şeklinde olabilir. Örneğim çocuk vuruculuk , kırıcılık,saldırganlık gibi dürtülerini dışa vuramaz. Bilinç altındaki bu istekler çocuğun devamlı el kol hareketleri yapması şeklinde temsil edilir. Tiklerin nedenlerinden biride istemsiz olarak tekrarlanan hareketlerin zamanla alışkanlık olması ve daha sonrada otomatik olarak yinelenmesi seklinde olabilir. Örneğin göz kırpma başlangıçta göz rahatsızlığı veya yorgunluğa tepki olabilirken daha sonra otomatikleşerek tiki oluşturabilir. Boyun silkme kolalı bir gömleğin rahatsızlığından kurtulmaya çalışırken alışkanlık olan ve otomatikleşen bir tik olabilir. Omuz silkme,kaş kaldırma başlangıçta bir ret işareti olurken alışkanlık olur ve tike dönüşebilir. Tiklerin nedenlerinden biride taklittir. Çocuk çevresinde bulunan anne babasını,arkadaşlarını,öğretmenini taklit ederken,onların davranış kusurlarını da edinebilir. Zamanla bu hareketleri taklit eden çocukta tik gelişebilir. İstemsiz kasılmanın ortaya çıktığı bölgeye ya da organa ilişkin uzun süren fiziksel bir tahrişte tike neden olabilir. Bu fiziksel tahrişler arasında uzun süre devam eden düzeltilemeyen görme bozuklukları,burun akıntısı,boyun ağrıları sayılabilir.

TİKLERİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ

Kanner’e göre,tiklerde belirgin kişilik özellikleri aşağıdaki alanlarda belirgin şekillerde görülmektedir. Fazla hassas ve duyarlıdırlar. Belirgin şekillerde huzursuzluk gösterirler. Kendi kendine bilinçli,kendini oldukça bilen. Alınganlıkları fazladır. Bencillikleri Haris ve kaprislilik Şımarıklık eden ve kolayca kaynayan Fazla heyecanlı,kolayca kızan,bozulan bir durumdadırlar. Kolayca fazladır. yorgunluk ve yılgınlık gösteren bir durumdadırlar.

TİKLERİN TÜRLERİ Tikleri 4 Yumuşak ve geçici olan tikler: Bu tikler tip olarak incelemek mümkündür. genellikle çocuğun evde ve okulda yüksek gerilimlerine karşı olan bir tepkinin temsilcisidirler. Gerilimler kaybolduğu zaman bu tiklerden kurtulabilir. Ciddi, kronik tikler: Bunların sayıları azdır. Düzeltici tedbirlere karşı devamlı direnme gösterirler. Bu tiklere sebep olan mekanizmalar kesin olarak bu Giles tiki-tourette: Giles tarafından bulunduğu güne kadar keşfedilmemiştir. için bu ad verilmiştir. Tourette tiki genellikle yüz, boyun, el ve ayaklardaki istemli adalelerin zorlayıcı sert vuruşları,müstehcen konuşmaların kullanılışı,işitilen kelime ve ibarelerin tekrarı,birden görülen geçip giden hareketlerin tekrarı olarak karakterize edilir. Hastalık 10 yaşından önce motor hareketlerin anormallikleriyle başlar. Sonra kelime ve ibarelerin tekrarı daha sonrada müstehcen konuşma başlar. Kız ve erkeklerde aynı sıklıkta görülür. Her iki cinste aynı oranda etkilenir. Bu tip tikleri onların aile geçmişi incelendikçe, soylarında belirgin şekilde duygusal, ruhsal ve zihinsel bozukluklar gösterenlere rastlanmaktadır. Hareketler kuvvetli duygusal uyaranlar veya sesler tarafından oluşur. Genellikle uykuda kaybolur. Ara sıra bilhassa ateşli hastalıklar sırasında bu tiklerde bir hafifleme görülür. Bir çok vakalarda fiziki ve zihni durum normaldir. Fakat bazı hastalar zihni bozukluklardan ve zihni psikozlardan rahatsızdırlar. Belirtilerin başlangıcından önce hasta genellikle itaatkar ve çok uygun davranışlı bir hadde kadar her şeyinin mükemmel olduğunu kabul eder durumdadır. Davranış ve kişiliği hastalığın başlaması ile değişiklik gösterir. Düzeltici tedbirlere rağmen belirtiler azalmamış ise hastalığın teşhisi uygun yapılmamıştır.•Postencephalitis: Hareketler yakın olarak psikojenik tiklere benzer, ensefalitlerin kronik basamağında nadiren görülürler. Basit göz seğirmesine benzer olabilirler. Bazen yıllarca devam eder ve birden bire kaybolabilirler. Hareketler daha çok psikolojik faktörlerce etkilenirler ve muhtemelen organik sebeplere bağlı olabilirler.

DÜZELTİCİ ÖNLEMLER

Küçük tikler genellikle geçicidirler. Özel bir ihtimam ve bakım gerektirmezler. Ciddi ve ağır tikler devamlılık gösterirler. İmkanı varsa fiziki kaynaklar ve nedenler aranmalı, bulunmalı ve ayrılmalıdır. Çocuğun ailedeki, okuldaki ve yakınları ile olan çatışmaları ve bunların nedenlerinin bulunup ortadan kaldırılması uygun ve köklü tedbirlerdir. Taklit etmekten çocuğun dikkatini çekmekten, tenkit etmekten, akranları ile kıyaslanmaktan sakınılmalıdır. Yeteneklerini iyice saptamadan, bir çok derslerde daha başarılı olmaya zorlanmaktan çekinmek gerekir. Hakaret, azarlama, izzeti nefislerinin kırılması ve bu çocuklara dayak atılması tiklerin daha da artmasına ve buna eşlik eden bir seri duygusal bozuklukların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Ana-babanın çocuğun bu halinden utanması çocuğu utandırması olumlu bir tedbir olmaktan uzaktır. Devamlı olarak ana-babanın çocuğu kendi arzularına ve usullerine uydurmaya çalışması, yanlış bir tedbirdir. Çocuk bol bol dinlendirilmeli, bedenen uygun ihtimam görmelidir. Bazen gerekiyorsa okul dışı, ders dışı spor ve benzeri etkinlikler azaltılmalıdır. Gerekiyorsa, okulda çocuk arkadaşları ve öğretmenleri tarafından durumuna anlayış gösterilmiyorsa çocuğun okulu değiştirilmelidir. Diğer taraftan az aktif, yalnızlık içinde bulunan çocukların grup etkinliklerine katılması teşvik edilmelidir ve sağlanmalıdır. Benzerine ve aynı terkipteki ilaçlar belki gerilimleri ve endişeleri azaltmak ve yatıştırmak için faydalı olabilir. İlaçlar teskin edici tesir gösterirse hareketleri kolaylaştırabilir. Doktor tavsiye ederse ilaç verilmelidir. Çocukta tik görüldüğünde, bir pedagog ya da çocuk ruh sağlığına başvurmak gerekir. Tike neden olabilecek organik etkenlerin dikkatle ele alınması, varsa bu tür bozuklukların tedavisi yoluna gidilmelidir. Tiki oluşturan nedenler ruhsal kökenli olduğu takdirde çocuklara oyun terapisi, psikoterapi yoluyla, ergenlere grup terapisi, psikodrama ya da psikoterapi yoluyla gerekli psikolojik tedavi uygulanmalıdır.

Travma – Kayıp – Yas
Travmatik kayıplardan hemen sonra stres belirtileri görülebilir. Hiç kimse böyle durumlara karşı tamamen dayanıklı değildir. Ancak çoğu insan bu zorlu süreçte toparlanmak, mücadele etmek ve adapte olmak için daha hazırlıklıdır, böylece kayıplardan birkaç ay sonra hayata tekrar tutunabilir.

Travmaya neden olan kayıplar nelerdir?

  • Yakın ilişkilerle ilgili kayıplar (ölümler, ayrılıklar)
  • Toplumdaki statüyle ilgili kayıplar (iş kaybı, statü değişimi, göç)
  • Mağduriyet (cinsel istismar, şiddet, işkence, mahkum edilme,)
  • Fiziksel hastalıklar, hasarlar ve sakatlıklar.

Çocukluk döneminde yaşanan travmatik kayıplar nelerdir?

  • Ebeveyn ya da diğer yakın aile bireylerinin ölümü
  • Boşanma
  • Duygusal reddedilme
  • Terk edilme
  • Hastalık, seyahat ya da hapis cezası nedeniyle ebeveynlerin bir dönem evden uzak olması

Erken çocukluk döneminde yaşanan kayıpların etkileri nelerdir?

Erken çocukluk dönemindeki ebeveynlerle kurulan bağ çocuğun kişisel gelişimi için çok önemlidir. Ebeveynlerden birinin bu dönemdeki kaybı, diğer ebeveynin ilgisizliğine yol açabilir. Bağlanma problemi yaşayan çocuk, ileriki dönemlerde kurduğu ilişkilerde problemler yaşayabilir. Yetişkinlik döneminde yaşanan psikolojik sorunların çoğunun temelinde, erken çocukluk döneminde yaşanan kayıplar vardır. Bu yaşlarda soyut düşünebilme yeteneği henüz gelişmemiştir, bu yüzden çocuklar güçlü duygular ve düşünceleri tolere etmekte zorlanabilirler. Bir süre sonra, yetişkinlere ait; üzüntü, kızgınlık, suçluluk ve özlem gibi duyguları taşımak onlara ağır gelebilir.

Ölüm ve diğer kayıpların hangi özellikleri kişiler üzerinde travmatik etki yaratırlar?

  • Vahşice gerçekleşen ölümler – kişilerin suçlama ve intikam duyguları yaşamalarına neden olabilir.
  • Zamansız (sırasız) ölümler – çocuklarını ya da kendinden küçük diğer yakınlarını kaybeden kişiler yaşadıkları kayıpları adaletsiz olarak değerlendirirler, gelecekle ilgili umutları planları alt üst olur.
  • Ani kayıplar – bireylerde şok, kaos ve karmaşa gibi duygulara, kaybettikleri kişilerle ilgili gerçekleştiremedikleri şeyler için pişmanlık yaşamalarına neden olabilir.
  • Uzun süren fiziksel/psikolojik sıkıntılar – aile bireylerinin kızgınlık ya da vicdan azabı yaşamalarına neden olabilir.
  • Belirsiz kayıplar – kayıp olan, nerede olduğu bilinmeyen kişilerin yakınları, kayıp kişilerle ilgili en kötü olasılıklarla ilgili endişe duyarken en iyi ihtimallerle ilgili umut ederler. Bekleyiş süresi boyunca yas tutmayı erteleyebilirler.
  • Kabullenilmeyen/Damgalanan kayıplar – yas süreci, kayıplar sosyal damgalanma korkusu yüzünden gizlendiğinde (örn. HIV/AIDS) daha karmaşık olabilir. Bu durum kişinin aile bireyleri ya da daha geniş çevreden sosyal destek almasını da engelleyebilir.
  • Zincirleme kayıplar – çoklu ölümler ve/veya beraberinde getirdiği yaşam düzenindeki kayıplar (örn. ev, iş kaybı) ve değişiklikler (örn. göç) kişilerin yaşadığı zorlukları arttırabilirler.
  • Travma sonrası deneyimler – travmatik olaylardan sonra yaşanan zorluklar iyileşme sürecini olumsuz yönde etkileyebilir.

Travmatik kayıplara eşlik eden diğer kayıplar nelerdir?

  • Fiziksel ve psikolojik bütünlük hissi
  • Özgüven ve özsaygı
  • Önemli kişiler, roller, ilişkiler
  • Güven duygusu
  • Aile bütünlüğü
  • Yaşam tarzı, ekonomik düzey
  • Gelecekle ilgili planlar, umutlar, hayaller
  • Dünyayı algılayış biçimi – belirsizlik, güvensizlik duygusu

Travma sonrası görülen sorunlar nelerdir?

  • Depresyon
  • Anksiyete
  • Madde bağımlılığı
  • İlişki problemleri ve ayrılıklar
  • Kendine ya da başkalarına zarar verme

Bireylerin kayıp döneminin atlatılmasına yardımcı olacak koruyucu faktörler nelerdir?

  • Etrafında destek, güven ve rahatlık sağlayacak,
  • İhtiyaç duyduğunda yanında olacağını bildiği,
  • Güvensizlik, çaresizlik ve anlamsızlık duygularıyla baş etmeye yardımcı olacak kişilerin varlığı.

Travmatik kayıplar yaşayan kişilere destek sağlamak için neler yapılabilir?

  • Toparlanma ve adaptasyon için düzen, esneklik ve istikrar
  • Güven duygusunun gelişmesi için bağlılık, uyum ve tolerans
  • Zincirleme kayıplar (iş, ev vb.) için geniş aile ve ilgili kurumlar tarafından sosyal ve ekonomik destek
  • Belirsiz kayıplarla ilgili açık, tutarlı ve doğru bilgi
  • Madde kullanımı, intihar, anksiyete gibi problemlerle ilgili duygusal destek
  • Acil ihtiyaçların karşılanabilmesiyle ilgili işbirliğiyle problem çözme

Profesyoneller olarak travmatik kayıplar yaşamış kişiler için biz neler yapabiliriz?

  • Bireylerin yeni kimlik ve aidiyet duyguları oluşturarak hayatlarına anlam kazandırmalarını desteklemek
  • Yaşadıkları kayıplarla ilgili düşünceleri ve inançlarını (örn. suçluluk, utanç) sorgulamalarını sağlamak
  • Umut aşılayarak hayatlarını, rüyalarını, bağlarını ve bakış açılarını yeniden ve daha pozitif bir şekilde oluşturmalarına yardımcı olmak

Travmatik kayıp sonrası toparlanmanın bireylere kazandırdıkları nelerdir?

  • Yeni fırsat ve olanakların oluşması
  • Diğer insanlarla daha derin ilişkiler kurma ve artan şefkat duygusu
  • Gelecekte karşılaşılacak diğer zorluklara karşı hazırlıklı olma
  • Önceliklerin yeniden gözden geçirilmesi ve hayata daha sıkı sarılma
  • Derinleşen maneviyat duygusu
Uyku Bozuklukları

Uyku günlük yaşamın bir sure için kesintiye uğraması ya da boşa geçen zaman değildir. Zihinsel ve fiziksel sağlığımızı her gün yenilememiz için önemli olan ve yaşamımızın üçte birini kapsayan aktif bir dönemdir.
Yaklaşık 85 türde uyku hastalığı vardır. Çoğu yaşam kalitesinin azalmasına ve kişinin sağlığında bozulmaya neden olur. Uyku bozuklukları trafik ve mesleki kazalara neden olabilmesi nedeniyle bir halk sağlığı sorunudur. Bazı uyku bozuklukları uykuya dalma veya sürdürme güçlüğüne yol açar. Diğer uyku bozuklukları gündüz aşırı uykululuğa neden olur. Vücudun biyolojik saati ile ilgili sorunlar kişilerin günün yanlış zamanında uykulu olmasına neden olur. Uykuda yürüme, altını ıslatma, kabuslar ve diğer sorunlar da uykuyu kesintiye uğratabilir. Bazı uyku hastalıkları ise yaşamı tehdit edici boyuttadır.
Uykuda solunum Bozuklukları
Bu hastalık grubunda en sık görüleni Uykuda Solunum Durması Hastalığı (Obstrüktif Uyku Apne Sendromu) dır. En sık belirtisi horlmadır. Horlama uyku sırasında gürültülü solunumla belirir. Gürültünün derecesine göre horlayan kişiyle aynı yatağı paylaşanı, aynı evde kalanları, hatta komşuları rahatsız eden bu durum uyku sırasında boğazda daralma olmasından kaynaklanmaktadır. Boğazda bademcikler, küçük dil, damak yapısı gibi darlık oluşturan nedenler dışında aşırı kiloluluk, alkol alımı, yorgunluk, uykusuzluk gibi durumlar da horlamayı arttırır. Horlama horlayan kişi için sorun oluşturmasa da sıklıkla horlamayı işiten, bu nedenle rahat uyuyamayan eşin, aile bireylerinin, arkadaşların uyarıları sonucu hekimin karşısına gelir. Araştırmalar horlamanın yaşla birlikte arttığını, orta yaş ve üzerinde toplumun yaklaşık yarısının horladığını göstermiştir. Horlamada rol oynayan boğazdaki daralma daha da belirginleştiğinde havayolunun tamamen tıkanmasına, nefesin kesilmesine (apne) yol açar. Gürültülü horlamalar arasında nefesin, dolayısıyla horlamanın uzunca bir süre (10 saniyenin üstünde) durması sonrasında tekrar nefes alma ve gürültülü horlamayla devam eden bu durum, uyku sırasında sık tekrarlarsa tıkayıcı uyku apne sendromu (obstrüktif uyku apne sendromu) olarak adlandırılır.
Uykuda Solunum Durması Hastalığı (Obstrüktif Uyku Apne Sendromu):
i. Uyku sırasında boğazdaki tıkanıklıklar nedeniyle tekrarlayan solunumsal bozukluklar (nefes durması: apne, nefes azlığı: hipopne) sonucu gelişir.
ii. Uyku sırasında solunumun tamamen kesilmesi veya önemli ölçüde azalması nedeni ile uyku bölünmesine ve kandaki oksijen oranında düşmeye neden olur. Soluk alamama uyanma ile sonlanır, solunum tekrar başlar. Uyanıklık sinir sisteminde uyarılara, ilgili sinir sisteminin kalp ve damarlar üzerindeki etkisi kan basıncında yükselmeye neden olur. Uykunun bozulması metabolizmayı, cinsel işlevleri etkiler. Dolayısıyla obstrüktif uyku apne sendromu birçok vücut sistemini ilgilendiren önemli bir sağlık sorunudur.
iii. Hastalar sıklıkla gürültülü şekilde horlar, sabah uykularını alamamış, dinlenmemiş şekilde uyanır. Uykusuzluk nedeni ile zihinsel yetilerinde bozulma, gün içinde uykululuk gibi yakınmalar gelişebilir.
iv. Aşırı kiloluluk, boğazda darlık yaratan nedenler, akşam saatinde alkol alımı, bazı ilaçlar uykuda solunum durmasını ağırlaştırır. Reçetelenmemiş ilaç kullanılması, altta yatan sorun bilinmeden uyku ile ilgili ilaç kullanılması zararlı olabilir.
v. ‘Obstrüktif uyku apne sendromu’nun tanısı için uyku laboratuarında uyku ve solunum kaydının yapılması ve incelenmesi şarttır. Ayrıca basınç tedavisi uygulanacak hastalarda tedavinin düzenlenmesi için de uyku laboratuarında çalışma yapılması gerekir.
Konunun toplum sağlığı açısından önemi üç ana başlıkta özetlenebilir:
1. Uyku solunum bozukluğu toplumda sık görülen bir durumdur: Uyku apne sendromu (obstruktif uyku apne sendromu) olarak bilinen hastalık en sık görülen aşırı uykululuk nedenidir. Erişkin dönemde erkeklerin % 4, kadınların ise % 2 kadarında obstruktif uyku apne sendromu olduğu araştırmalarda gösterilmiştir. Çocuklarda yapılan araştırmalarda %3’e varan sıklık bildirilmiştir. Buna karşın hastaların pek az bir bölümü tanı alabilmektedir. Uyku laboratuarlarının yaygın olduğu ABD’nde hastaların ancak 1/10’unun tanı alabildiği tahmin edilmektedir.
2. Obstrüktif uyku apne sendromu önemli sağlık sorunlarına (hastalık ve ölüm) yol açmaktadır. Uyku bölünmesi, oksijende azalma, artmış sempatik sinir sistemi uyarısı sonucu hastalarda hipertansiyon, solunum ve kalp yetmezliği, inme, kalp ritim bozukluğu, aşırı kiloluluk (obezite) gibi klinik sonuçlar gelişebilir. Uykusuzluk dikkat gerektiren işlerde çalışan, taşıt kullanan kişilerde kazalara yol açabilir. Hastaların çevreleri ile olan uyumları bozulabilir, iş verimi ve yaşam kalitesi azalabilir. Sayılan hastalık sonuçları nedeniyle obstruktif uyku apne hipopne sendromu hastalarının yaşam sürelerinin hasta olmayan kişilere göre azaldığı, tedavi ile yaşam beklentisinin arttırılabileceği araştırmalarla ortaya konmuştur. Bu hastaların sabah saatlerinde artmış kalp damar hastalığı nedenli sonuçlar ölümcül olabilmektedir. Bu da obstrüktif uyku apne sendromunun toplum sağlığı açısından önemini ortaya koymaktadır.
3. Obstrüktif uyku apne sendromu tedavi edilebilir bir hastalıktır. Obstruktif uyku apne sendromunda bugün için etkinliği gösterilmiş, tedavi şekli burundan maske yoluyla uygulanan basınç tedavisidir. Tedavide amaç uyku sırasında kapanma eğilim artmış olan üst havayolunu dışarıdan pozitif basınç vererek açık tutmaktır. Aşırı kilolu olmayan, üst havayolunda anatomik darlığı olan, orta düzeyde hastalığı olan hastalarda cerrahi tedavi uygun olabilir. Bu hastalarda seçilebilecek diğer tedavi yöntemi diş hekimliği tarafından düzenlenen ağız içine yerleştirilen cihazlardır (ağız içi aparey). Tedavi ile obstrüktif uyku apne sendromunun olumsuz sonuçlarının azaltılabileceği, giderilebileceği söylenebilir.

Özetle obstruktif uyku apne hipopne sendromunun yaşam kalitesi ve süresini tehdit eden önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gerek hasta gerek toplum sağlığı açısından uygun şekilde tanınması ve tedavi edilmesi gereklidir. Konuyla ilgili sağlık merkezlerine, uyku laboratuarlarına başvuruda bulunulduğunda tanı ve tedavisi mümkündür.
Uykusuzluk
Uykuya dalma veya sürdürmede güçlük, yani uykusuzluk (insomnia) toplumda her üç kişiden birinde görülen önemli bir sağlık problemidir.
Uykusuzluk her yaşta görülür. İnsanların çoğu bir veya iki gece uykusuzluk çeker, ancak bu durum bazen haftalar, aylar ve hatta yıllarca sürebillir. Uykusuzluk en sık kadınlar ve ileri yaştaki kimselerde görülür.

UYUM BOZUKLUĞUNA BAĞLI UYKUSUZLUK
Uyum bozukluğuna bağlı uykusuzluk birkaç gece süren uykuya dalma veya sürdürme problemidir. Uyum bozukluğuna bağlı uykusuzluk üç aydan daha kısa surer. Bu tip bir uykusuzluk genellikle heyecan veya stress altında oluşur. Çocuklar, örneğin, sonbaharda okulların açılmasından hemen önce uykularında çok sık döner ve hareket ederler. Uykusuzluk önemli bir sınavın veya spor aktivitesinin öncesindeki gece ortaya çıkabilir. Erişkinler önemli bir iş toplantısı öncesinde veya bir aile bireyi veya yakın arkadaşı ile bir tartışma sonrasında sıklıkla kötü uyurlar. Insanlar evlerinden uzakta olduklarında daha kolay uyku problemine sahip olma eğilimindedirler. Zaman dilimi ötesindeki yolculuklar uyum bozukluğuna bağlı uykusuzluğa neden olabilir. Yatma vaktine yakın bir zamanda yapılan egzersiz (dört saat içinde) veya hastalıklar da bu tip bir uykusuzluğa neden olabilir. Stresli durum sona erdiğinde ya da kişi uyum sağlamaya başladığında uyku normale döner.

KRONİK UYKUSUZLUK
Kronik uykusuzluk en az bir ay sürer. Uykusuzların çoğu uykuları hakkında endişelenirler. Ancak tüm uyku problemini uykuya dair endişeye bağlamak yanlıştır. Yapılan bir çalışma bu tip uykusuzluğu olan hastaların uykuda solunum veya anormal kas aktivitesine sahip olabileceği gösterilmiştir. Bir uyku uzmanı uykusuzluğun nedenlerinin çözülmesinde yardımcı olabilir ve etkin tedavileri önerebilir.

PSİKOFİZYOLOJİ (ÖĞRENİLMİŞ) UYKUSUZLUK
Eğer stresli dönemlerde daha kötü uyuyorsanız, gün içindeki performansınızın iyi olmayacağı konusunda endişelenirsiniz. Geceleyin uyumak için daha fazla çaba harcayabilirsiniz. Bu genellikle işlerin daha kötü gitmesine neden olur. Birkaç gece sonra, yatağa gitmeden önce yaptığınız bir takım şeyler size uyku sorunlarınızı hatırlatır. Pijamalarınızı giymek, ışıkları kapatmak ve battaniyeyi örtünmek aniden sizin daha uyanık hale geçmenize neden olur. Psikofizyolojik uykusuzluğu olan bazı kişiler yatakta olmadıklarında hemen uykuya dalabilirler. Kanepede, gazete okurken, televizyon izlerken veya araba kullanırken uykuyakalırlar. Bir ay içinde sadece birkaç gece kötü uyku bile psikofizyolojik uykusuzluğu tetikleyebilir. Tedavide kötü uykuyu hatırlatan şeyleri ”öğrenmeme” ve yeni uyku alışkanlığını öğrenme yer alır.

FİZİKSEL / PSİKİYATRİK HASTALIKLARA BAĞLI UYKUSUZLUKLAR

Birçok tıbbi problem uykuyu bozabilir ve insanların uykusuzluktan şikayetçi olmasına yol açabilir. Psikiyatrik problemler, diğer uyku bozuklukları ve fiziksel hastalıklar kolaylıkla uykusuzluk olarak değerlendirilebilecek şekilde uykuyu değiştirebilirler. Tıbbi hastalığı tedavi etmek uykusuzluğu da tedavi edebilir.

Psikiyatrik problemler. Uykusuzluğun bir çeşidi – oldukça erken uyanma – depresyonu olan hastalarda oldukça sık bir şikayettir. Eğer psikiyatrik bir probleminiz varsa kötü bir uykuya sahip olursunuz. Altta yatan hastalığın tedavisi uykunuzu düzeltmede yardımcı olabilir. Psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da uykusuzluğa neden olabilir.

Uyku ile İlişkili Solunum Bozukluğu. Uyku apnesi olan kimselerin uyku sırasında nefesi durur. Bu durum kişiyi gece boyunca onlarca hatta yüzlerce kez uyandırabilir. Solunumun durduğu süre 10 saniye gibi kısa olabilir. Çoğu hasta uyandığını hatırlamaz. Uyku apne tanısı için bir uyku testi gerekir. Uyku ile ilişkili solunum problemleri en sık erkeklerde, kilolu kimselerde ve ileri yaştaki erişkinlerde görülür. Uyku apnesi olan kimseler pozitif havayolu basıncı denilen tedaviden sıklıkla fayda görürler. Bu tedavi, uyku esnasında burna takılan bir maske yoluyla hava basıncı vererek havayolunu açık tutar.

Periyodik Bacak Hareketleri. Periyodik bacak hareketleri uyku sırasında kısa kas kasılmalarıdır. Kasılmalar bir-iki saniye süreli bacak sıçramalarına neden olabilir. Kasılmalarher 30 saniyede bir, sıklıkla bir saat veya daha uzun bir süre boyunca devam eder. Bazı kimselerde her gece sürekli bacak sıçraması görülür. Bu hareketler her gece uykuda yüzlerce kısa kesintilere ve huzursuz bir uykuya neden olur. Periyodik bacak hareketleri yaşlandıkça daha sık ve ağır hale gelir. Tedavide ilaçlar, akşam egzersizleri, sıcak banyo veya bunların birleşimi yer alır. Eğer demir düzeyleriniz düşükse, demiri yerine koyma tedavisi de faydalı olabilir.

Gastro-özofajeal reflü (mide ekşimesi). Uyku sırasında mide içeriği boğaza geri gelebilir. Bu durum hastayı gece içinde bir çok kez uyandırır. Göğüsün orta kısmında oluşturduğu ağrı ve sertlik hissi nedeniyle mide ekşimesi olarak adlandırılır. Reflü gün içinde olduğunda, birkaç yutkunma ve dik pozisyon ile problem genellikle çözülür. Uyku sırasında, daha az yutkunma olması ve yatar pozisyon nedeniyle daha fazla reflü oluşur. Uyuyan kişi sıklıkla öksürerek ve boğulma hissi ile uyanır. Eğer böyle bir probleminiz varsa, başınızı yastıklarla yukarı kaldırmayı deneyin. Yatağın baş kısmını da 15-20 cm kaldırabilirsiniz. Reflüyü tedavi eden ilaçlar da kullanılır.

Uykusuzluğa NELER sebep olabilir?

PSİKOLOJİK FAKTÖRLER

Uykusuzluk eğilimi. Bazı kimseler stresli dönemlerde diğer kişilere göre daha kolay uykusuzluk yaşarlar. Diğerleri strese karşı başağrısı veya mide ağrısı ile cevap verir. Kişinin uykusuzluk geliştirmeye yatkın olduğunu ve bunun çok uzun sürmeyeceğini bilmesi, uykusuzluk gelişitiğinde onunla baş etmesinde faydalıdır.

Kalıcı stres. Aile problemleri, ciddi bir hastalığı olan bir evlat veya tatmin edici olmayan bir iş uyku problemlerine katkıda bulunabilir. Stres ile baş etmeyi öğrenmek uykusuzluğunuzu tedavi etmede yardımcıdır.

YAŞAM TARZI

Uyarıcılar. Kafein insanları uyanık tutar. Eğer geceleyin kahve içerseniz, uykuya dalmanızı engellemese dahi, uykunuz daha az dinlendirici olur. Nikotin de insanları uyanık tutar, sigara içiciler içmeyenlere gore daha uzun sürede uykuya dalarlar. Birçok ilaç içerisinde uyarıcı madde içerir. Bu ilaçlar arasında kilo verdiren ve alerji ve astım ilaçları yer alır. Bazı soğuk algınlığı ilaçları da uyarıcı içerir.

Alkol. Yatmadan önce içilen bir bardak şarabın uyumanıza yardımcı olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak alkol, çabuk uykuya dalmanızı sağlamakla birlikte, sizin tüm gece boyunca uyku içerisinde kısa sürelerle uyanmanıza neden olur.

Çalışma saatleri. Eğer vardiyalı olarak çalışıyorsanız, uyku problemine sahip olmanız daha olasıdır. Bu durum çalışma saatleri sürekli değişen kimseleri kapsar. Ayrıca gece veya sabah erken saatlerde çalışanları da içine alır. Hafta sonlarında dahi aynı programın sabit tutulması önemlidir. Bu, vücudunuzu belirli zamanlarda uyumaya ve diğer zamanlarda uyanık kalmaya programlamaya yardımcı olur. Her sabah aynı saatte uyanmak uyku şeklinizi sabitlemek için bir yöntemdir. Bir rutine sahip olmak önemlidir.

Egzersiz. Dinlenmenin ve sakin bir yaşam tarzının uykusuzluğu engellediğini düşünebilirsiniz. Aslında, çok az ya da hiç egzersiz yapmayan kimseler geceleri uykuya dalma güçlüğü yaşarlar. Düzenli egzersiz insanların daha iyi uyumasını sağlar. Egzersiz yapmak için en iyi zaman öğleden sonrasıdır. Yatma vaktine yakın egzersiz yapmayın. Yatma vakti ile eegzersiz sonrası kalp hızınızın yavaşlaması arasında en az iki saat bırakın.

Uyku hapları. Uyku hapları doktorunuzun kontrolünde kullanılmalıdır. Bazı uyku hapları, eğer her gün kullanılırlarsa, birkaç hafta sonra işe yaramaz hale gelir. Diğer yandan eğer aniden kullanmayı bırakırsanız, uykunuz bir süre için daha da kötü hale gelir. Bu problem uyku haplarını yavaşça azaltılarak kesme ile azaltılabilir.

ÇEVRESEL FAKTÖRLER

Ses. Yatak odasını mümkün olduğunca sessiz tutun. Yakın yerden geçen trafik, uçaklar, televizyon ve diğer sesler uyanmanıza neden olmadan da uykunuzu bozarlar.

Işık. Yatak odanızı karanlık tutmak için gölgelik veya kalın perdeler kullanın. Işık gözleriniz kapalı olsa dahi gözlerinize ulaşır. Işık uykunuzu dağıtabilir.

Eğer tüm gece kesintisiz olarak uyduğunuzu düşündüğünüz halde yorgun hissediyorsanız, tüm bu faktörler gözden geçirilmelidir.

NE ZAMAN yardım aramalıyım?

Eğer uykunuz bir aydan daha uzun süredir bozuksa ve sizin günlük işlevlerinizi bozuyorsa yardım arama zamanı gelmiştir. Doktorunuza başvurun ve bir uyku hastalıkları uzmanı ile görüşme isteyin. Tıbbi özgeçmişiniz, fiziksel muayene ve bazı kan testleri uykusuzluğun bazı nedenlerinin ortaya konulmasında faydalıdır. Yatak partneriniz ve diğer aile üyeleri sizin uykunuz hakkında değerli bilgilere sahip olabilirler. Onlara horlayıp horlamadığınızı veya uyku sırasında huzursuz yatıp yatmadığınızı sorun. Sağlık bakım uzmanınız da uykusuzluğun sizi gün içinde uykulu veya depresif yapıp yapmadığını veya yaşamınızı diğer şekillerde etkileyip etkilemediğini bilmek isteyecektir.
Uykusuzlukta bazen sadece bilgi verme ve eğitim ile düzelebilir. Bazı kimseler doğal olarak diğerlerinden daha az uyur. Herkesin sekiz saat uyuması gerekir düşüncesi yanlıştır. Kötü uyku alışkınlığına bağlı uykusuzlukta danışmanlık yardımcı olabilir. Diğer durumlarda, ilaçlar veya bir uyku bozuklukları merkezinde değerlendirme önerilebilir.
Eğer bir uyku bozuklukları merkezinde değerlendirilmeniz gerektiği söylendiyse, sizden bir veya iki hafta süreli uyuyarak ve uyanık dönemlerinizi gösteren bir uyku günlüğü tutmanız istenebilir.

Uyku hapları yardım EDEBİLİR Mİ?

Uyku hapları uykusuzluk için tedavi edici değildir. Uyku hapları bazen bir başka hastalıklardan kaynaklanan problemleri maskeleyebilir veya tersine arttırabilir. Örneğin, uyku hapları uyku ile ilişkili solunum bozukluğunu kötü yönde etkiler. Uykusuzluk doğru olarak tanınmalı ve ilaç başlanmadan önce tedavi seçenekleri bir uyku uzmanı ile tartışılmalıdır.
Bazı reçetesiz alınanlar da dahil olmak üzere pek çok uyku hapı mevcuttur. Farklı tip ilaçların bazı avantajları ve dezavantajları vardır. Örnek olarak, bazıları ’kısa-etkilidir’ ve en iyi uykuya dalma güçlüğü olan durumlarda etkilidirler. Diğerleri ’uzun-etkilidir’ ve tüm gece boyunca uyumanızı sağlar. Sizin için en iyi ilacın hangisi olduğunu saptamak için bir uyku uzmanıyla görüşün.

UYKU HAPLARI ŞU DURUMLARDA FAYDALIDIR :

’Jet lag’. Birçok zaman dilimini geçen uçuşlar hem uykusuzluğu hem de gündüz aşırı uykululuğu tetikleyebilir. Vücudunuzun zaman dilim değişikliklerine alışması bir hafta sürebilir. Bir gece uçuşu sırasında uçakta uyumanızı sağlayacak bir uyku hapı almanız uykunuzu daha iyi kılabilir ve gündüz aşırı uykululuğu azaltabilir.

Vardiyalı çalışma. Vardiyalı çalışanlar bazen uykuya dalmayı kolaylaştıracak uyku hapı alabilir. Bu, gündüz uykululuğu azaltabilir ve yeni programa uyuma yardımcı olabilir.

Akut stres. Uyku hapları stresli dönemlerden geçişte uykusuzluğu olan kimselere yardımcı olarak uyku problemlerini engelleyebilir.

Tahmin edilebilir stres. Bir aylık satış toplantısı veya bir konuşma görevi öncesindeki gece her zaman huzursuz uyuduğu bilinen kişiler bu gibi zamanlarda uyku hapı alırlarsa daha iyi dinlenebilirler.

Kronik uykusuzluk. Uyku haplarının elde tutulması kötü uykuya sahip olanlarda periyodik alevlenmeler döneminde yardımcı olabilir ve uykusuzluk ile birlikte olan endişeyi azaltabilirler.

Çoğu uyku haplarının en iyi etkiyi haftada üç kereden az kullanıldıklarında gösterdiklerini bilmek önemlidir.

UYKUSUZLUKTA Davranışsal Tedaviler NELERDİR?

Uykusuzlukta iyi test edilmiş dört davranışsal tedavi vardır.

UYKU KISITLAMASI: Uykusuzluğu olanlar daha uzun uyku süresi sağlayacağını umarak yatakta uzun süre kalabilmektedir. Bunu yerine, yatakta daha fazla zaman geçirmek, uykunun daha geniş bir zamana yayılmasına neden olur, uykuyu böler ve hayal kırıklığını arttırır. Uyku kısıtlama terapisi yatakta geçirilen zamanı kısıtlar ve uykunun daha etkin olmasını sağlar.

UYARICILARIN KONTROLÜ: (Bakınız Tablo 1) Uyarıcıların kontrol edilmesi yatak odasını uyku için davet edici şekilde yapmayı amaçlar. Bazıları için, yatak odası işlerin yapıldığı ya da üzüntülerin yaşandığı yer halini alır. Bu aktiviteler ve düşünceler sıklıkla uykuyu engeller. Yatma zamanında, bu aktiviteler ile sizin yatak odanız arasındaki bağlantılar sizi uyanık tutar. Uyarıcıların kontrol işlemleri yatakta uyanık yatmak da dahil olmak üzere yatak odasındaki uyku ile ilişkili aktiviteleri azaltır. Bunlar uykuya çabuk dalma şansını arttırmak amacıyla yapılır.

TABLO 1 Uyku probleminiz için uyarıcı kontrol yaklaşımı için şu talimatları izleyin
  1. Sadece uykulu hissettiğinizde uyumaya çalışın.
  2. Eğer uykulu hissetmiyorsanız ve 20 dakika içinde uykuya dalamazsanız, yatak odanızdan dışarı çıkın ve başka bir yerde sessiz bir aktiviteye başlayın. Yatak odanıza sadece, ama sadece, uykulu hissettiğinizde geri dönün. Bu işlemi, gece boyunca gerektikçe tekrar edin.
  3. Tatil günlerinizde ve hafta sonlarında dahi düzenli bir uyanma saatini koruyun.
  4. Yatakodanızı sadece uyku, hastalık ve cinsel ilişki amacıyla kullanın.
  5. Gün içinde şekerleme yapmaktan kaçının. Eğer karşı koyamıyorsanız, şekerleme süresini günde bir kez ve bir saatten aza kısıtlayın. Öğleden sonra üçten sonra şekerleme yapmayın.

 

RAHATLATMA TERAPİSİ: Rahatlatma terapisi sakinlik hissi oluşturmaya çalışan bir grup aktiviteden oluşur. Bunlar arasında sakin bir ortamda hoş düşüncelere odaklanmaya çalışılması yer alır. Rahatlatma terapisinin kullanılması uykuya dalma şansını arttırmada yardımcıdır.

BİLİŞSEL TERAPİ: Birçok insan uyku hakkında yanlış inanış ve davranışlara sahiptir. Bazı kimseler sekiz saatten daha kısa süre uyuduklarında kendilerini kötü hissedeceklerine inanırlar. Bilişsel terapide, bu yanlış fikir ve düşüncelerin düzeltilmesi amacıyla bazı metotlar kullanır. Uykunun başlatılmasına ve gün içindeki endişenin ve yatma vaktindeki uyanıklığın giderilmesinde faydalıdır.

İYİ UYKU HİJYENİ

Burada uyku hijyeninizi nasıl daha iyi hale getirebileceğiniz hakkında bazı ipuçları vardır:

  1. Uykulu hissetmeden yatağa gitmeyin.
    Yatma vaktinde uykulu hissetmiyorsanız, başka birşey yapın. Kitap okuyun, hafif bir müzik dinleyin veya bir dergiye bakın. Rahatlatıcı birşeyler bulun, ancak uyarıcı etkisi olmasın.Aklınızdan uyku ile endişlenme fikrini atın. Bu sizin vücudunuzun rahatlamasını sağlayacak ve düşüncelerinizi dağıtacaktır.
  2. Eğer 20 dakika sonra halen uykuya dalamadıysanız, yataktan çıkın.
    Sizin rahatlamanızı sağlayacak başka bir şeyler bulun. Eğer mümkünse, başka bir odaya geçin. Yatak odanız uyumak için gittiğiniz yer olmalı. Canınız sıklıdığında gittiğiniz bir yer olmamalı. Tekrar uykulu hissettiğinizde, yatağa geri dönün.
  3. Her gece yatağa gitmeden önce sizin rahatlamanızı sağlayacak meşguliyetlere başlayın.
    Ilık banyo, hafif atıştırma veya birkaç dakika okuma olabilir.
  4. Her sabah aynı saatte kalkın.
    Bunu tatillerde ve hafta sonlarında da yapın.
  5. Düzenli olarak tüm gece uykusuna sahip olmaya çalışın.
    Sizi gün içinde iyi dinlenmiş hissetmenizi sağlamaya yetecek süre uyuyun.
  6. Eğer yapabilirseniz, şekerleme yapmaktan kaçının.
    Eğer mutlaka şekerleme yapmak zorunda kalırsanız, kısa tutun (bir saatten az). Öğleden sonra saat üçten sonra şekerleme yapmayın.
  7. Düzenli bir programı takip edin.
    Yemek, ilaçlar, ev işleri ve diğer aktivitelerin düzenli olması vücut saatinin düzgün olarak çalışmasına yardımcı olur.
  8. Yatağınızı sadece uyku ve cinsel aktivite amacıyla kullanın.
  9. Öğle yemeğinden sonra kafein almayın.
  10. Yatma vaktinden altı saat öncesinde bira, bir bardak şarap veya diğer alkollü içeceklerden kaçının.
  11. Yatma vakti öncesinde sigara içmeyin veya diğer nikotin içeren gıdalar almayın.
  12. Yatağa aç girmeyin, ancak yatma vaktine yakın saatlerde ağır yemek de yemeyin.
  13. Yatma vaktinden önce altı saat içerisinde ağır egzersizden kaçının.
    Düzenli olarak ancak günün daha erken saatlerinde egzersiz yapmalısınız. (Bir egzersiz programına başlamadan önce doktorunuzla konuşun.)
  14. Uyku haplarından kaçının, veya dikkatli kullanın.
    Çoğu doktor üç haftadan daha uzun bir süre için uyku hapı reçete etmez. Uyku hapı kullanırken alkol almayın.
  15. Endişelenmenize yol açan nedenlerle gün içinde ilgilenin.
    Endişelerinizi bir aile üyesi veya arkadaşınızla paylaşın. Duygularınızı bir günlüğe yazarak ifade edin. Eğer endişeleriniz kalıcı bir problem ise, o halde bir doktor ile konuşun.
  16. Yatak odanızı sessiz, karanlık ve hafif soğuk duruma getirin.
    Bunu hatırlamanın kolay yolu: size bir mağarayı andırmalıdır. Kulağa romantic gelmese de, yarasalar için işe yaramaktadır. Yarasalar şampiyon uykuculardır. Her gün yaklaşık 16 saat uyurlar. Belki de sebebi karanlık ve serin mağarada uyumalarıdır.

Uykuda Hareket Bozuklukları

Uykuda Hareket Bozuklukları içinde en sık görüleni Huzursuz Bacaklar sendromudur.

Huzursuz Bacaklar Sendromu (HBS) bir uyku ile ilişkili bir hareket bozukluğudur. Hastalar geceleri dayanılmaz şekilde bacaklarını hareket ettirme isteği duyarlar. Belirtileri hastadan hastaya değişkenlik gösterir. Hastaların çoğu bacaklarındaki rahatsız edici hisleri tarif etmekte güçlük çekerler. Sıklıkla ‘uyuşma’ ya da ‘karıncalanma’ şeklinde tarif edilir. Bu kramptan çok farklı bir histir. Bacaklardaki bu huzursuzluk hissi en sık olarak baldırlardır. Hareketsiz şekilde oturmak ve yatmak bacaklardaki bu hoş olmayan hisleri artırır. Bacakları hareket ettirmek ve germek ise yakınmaları geçici ve kısa bir süre için azaltır. Bazı hastalarda bacaklar yanında kollarda da benzer hoş olmayan hisler vardır. Bazı HBS hastalarının yakınmaları sürekli değilken diğerlerininki her gece ortaya çıkar. Bu nedenle hastaların birçoğunun uyku kalitesi bozuktur. İyi uyuyama sonucu gün içinde çok yorgun olabilirler. Yine bu nedenle mesleki ve sosyal yaşamları aksayabilir. Gün içi uykululuk hali HBS’nun yaratığı sorunlardan sadece biridir. Bu hastalar sıklıkla araba ya da uçak yolculuklarında çok zorlanabilirler. Benzer şekilde uzun süreli oturmaları gereken sinema, tiyatro ve iş toplantılarında da güçlük çekerler. HBS kalitesiz uykuya neden olması ve uyku bölünmelerine yol açması nedeniyle anksiyete ve depresyona yol açabilir.
HBS olan hastaların çoğunda ‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ adlı hastalık da bulunur. Hastalar uyurken sıklıkla ayak başparmaklarında geriye doğru bükülme olur. Buna ayak bileği, diz ve kalçanın gerilme şeklindeki eklem hareketi de eşlik edebilir. Bazen bu hareketler eşler tarafından bacakta atma ya da tekme atma şeklinde tarif edilir. Periyodik bacak hareketleri düzenli aralıklarla oluşma eğilimindedir. Aralıkları genellikle 20-40 sn kadardır. Gecenin ilk yarısında daha sık ortaya çıkarlar. Tıpkı kardeş hastalığı olan HBS gibi bu hastalık da bacaklarla birlikte bazen kollarda da olabilir.
‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ HBS’ndan farklı olarak hemen her zaman uykuda olur. Hastalar bu durumun farkında olmazlar, dolayısıyla kontrol etmeleri de olası değildir. Buna karşın HBS’nun belirtileri gündüz ortaya çıkar ve bacaklarda hoş olmayan hisler nedeniyle bacaklar istemli olarak hareket ettirilir.
‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ tıpkı HBS gibi uyku kalitesini belirgin şekilde bozabilir. Uyku sırasında kısa süreli uyanıklıklara neden olabilir. Bu hasta tarafından fark edilmeyen kısa süreli uyanıklıklara ‘microarousal’ adı verilmektedir. Bu nedenle bölünmüş ve dinlendirici olmayan uyku ortaya çıkabilir. Hastalar gün boyunca kolayca uyuklar hale gelebilirler. Sıklıkla gazete okurken, televizyon seyrederken, çalışırken ya da araba kullanırken uyuklarlar. ‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ sadece hastanın değil aynı yatağı paylaşan eşlerinde uykusunu bozabilir. Bu eşler hasta tarafından bütün gece tekmelendiklerini dile getirebilirler. Yine bacak hareketleri nedeniyle üzerlerine örttükleri yatak örtüsü açılabilir ya da düşebilir.

HBS sık görülen bir hastalık mıdır?

HBS hastalarının çoğunluğunda başkaca önemli bir hastalık bulunmaz. Hem kadınlarda hem de erkeklerde görülür. Ülkemizde her 100 kişiden üçünde bu hastalık bulunmaktadır. Batı ülkelerinde daha da yüksek oranlar bildirilmektedir. Hastalığın kendiliğinden gerilemesi gebelik gibi bazı özel durumlar dışında nadirdir. Sıklıkla altta yatan bir neden bulunmaksızın yıllar boyunca aynı seyirde gider. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülmektedir. Yaşlılarda da gençlere göre daha sık görüldüğünü bildiren çalışmalar olsa da ülkemizde şimdiye dek yapılan tek toplum temelli çalışmada genç erişkinlerle yaşlılar arasında fark bulunmamıştır. Özellikle ailesinde HBS bulunan çocuklarda da HBS olabilmektedir. Bazen çocuklardaki bu yakınmalar yanlışlıkla ‘büyümeye bağlı ağrılar’ olarak nitelendirilmektedir. Bazen de bu çocuklara yanlışlıkla halk arasında ‘hiperaktif’ olarak bilinen ‘dikkat eksikliği-hiperaktivite sendromu’ tanısı konulmaktadır. Oysa ki bu çocuklar hiperaktif oldukları için değil HBS nedeniyle bacaklarını hareket ettirme gereksinimi duydukları için yerlerinde duramamaktadır. HBS gebelikortaya çıkabilir ya da şiddetlenebilir. Özellikle gebeliğin son 6 ayında bu durum daha belirgin hale gelebilir. HBS olan hastaların %80’inde ‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ da bulunmaktadır. Ancak tersi geçerli değildir. ‘Uykuda Periyodik Bacak Hareketleri Bozukluğu’ saptanan hastaların çoğunluğunda HBS yoktur.

HBS’nun nedeni nedir?

HBS olan hastalar yakınmalarını tarif etmekte zorlanırlar. Bu durum yanlışla psikolojik bir hastalığın belirtisi gibi yorumlanabilir. Ama HBS psikolojik bir hastalık değildir. Hastalığın nedeni kesin olarak bulunmuş değildir. Özellikle beyinde aracı görevi yapan bir madde olan ‘dopamin’ üzerinde durulmaktadır. Çünkü sinir sisteminde dopamini artıran ilaçlar tedavide etkili olmaktadır.
Bazı hastalıklarda HBS görülme sıklığı yüksektir. Başka bir deyişle bu hastalıkların HBS için zemin hazırladığı söylenebilir. Bu hastalıklar aşağıdadır:
-Demir eksikliğine bağlı kansızlık
-Bacaklarda kan dolaşımı bozukluğu
-Fıtık ya da bacak sinirlerinde bozukluk
-Böbrek hastalıkları
-Kas hastalıkları
-Alkolizm
-Bazı vitamin ve mineral eksiklikleri
HBS genetik geçişli olabilir. Bu yukarıdaki hastalıklardan biri bulunmayan HBS hastalarının akrabalarından birinde HBS bulunması olasılığı %50’dir. Bu da hastalığın genetik geçişli olabildiğini gösteren bir işarettir. BU genetik geçişli form sıklıkla genç yaşlarda, hatta bazen çocukluk yaşlarında başlayabilir ve tedavisi genetik olmayan forma göre daha güçtür.
Bazı depresyon ilaçları, alerji ilaçları ve ağrı kesiciler HBS belirtilerini ağırlaştırabilirler ya da ortaya çıkarabilirler. Kafein, alkol ve sigara kullanımı hastalığın belirtilerini ağırlaştırır.

HBS teşhisi nasıl konur?
Tanınızı koyabilecek hekimler nöroloji uzmanları ya da uyku hastalıklarıyla uğraşan uzman hekimlerdir. Henüz HBS tanısını koyduracak bir kan testi ya da film bulunmamaktadır. Tanı hekimin ayrıntılı bir hastalık öyküsü alması ve fizik muayene yapmasıyla konulmaktadır. HBS bulguları genellikle oldukça tipiktir ve tanı için ek testler gerekmez. Tanıda şüphe olduğunda ya da HBS’nun ortaya çıkmasını kolaylaştıran ek bir hastalık varsa bunun saptanması için kan tetkikleri, EMG ya da tüm gece yapılan uyku tetkiki gerekebilir. Aşağıdaki yakınmalarınızın olması tümünün olması halinde HBS’nuz var demektir:

  1. Bacaklarınızın her ikisinde birden huzursuzluk hissi ve buna bağlı hareket ettirme isteği
  2. Bu hissin bacaklarınızı hareket ettirmekle geçici olarak azalması ya da kaybolması
  3. Yakınmaların hareketsiz kalınca ve geceleri ortaya çıkması ya da daha belirgin hale gelmesi

HBS nasıl tedavi edilir?
İlk aşama HBS’nun ortaya çıkmasını kolaylaştıran ya da neden olan başka bir hastalığın bulunup bulunmadığını saptamaktır. Bu hastalıklar arasında demir eksikliği anemisi, diyabet ve artrit yer alır. Bazı ilaçların kullanımı da HBS yakınmalarını artırabilir.
Bu hastalıkların tedavisi ya da ilaçların kesilmesi bazen yakınmaların azalmasını, nadiren de kaybolmasını sağlayabilir. Ancak çoğu zaman bu kolaylaştırıcı hastalıklar en uygun şekilde tedavi edilse de HBS ile ilgili yakınmalar devam eder. Zaten hastaların yarısından çoğunda da altta yatan kolaylaştırıcı bir hastalık ya da ilaç kullanımı yoktur.
HBS’nun hafif formlarında çoğunlukla hastanın kendisinin keşfettiği sıcak banyo, bacak masajı, sıcak havlu, buz uygulaması, ağrı kesiciler, düzenli egzersiz ve kafeinli içeceklerden kaçınma gibi tedbirler yararlı olabilir. Akşamların yoğun zihinsel aktivite gerektiren bulmaca çözmek gibi işler yapan hastaların bazılarında da yakınmalar gerileyebilir.
Ancak orta ve ağır derecede HBS olan hastalarda bu tedbirler yetersiz kalır ve HBS tedavisinde kullanılan ilaçlardan almaları gerekir. İlaçların etkinliği hastadan hastaya değişebilmektedir. Aşağıdaki tabloda HBS tedavisinde kullanılan ilaçların listesi yer almaktadır. İlaç seçiminde eşlik eden hastalıklar, yaş, hastalığın ağırlık derecesi gibi faktörler dikkate alınmalıdır. Tüm ilaçların yan etkileri vardır. Bu nedenlerle özellikle tedavinin ilk aylarda çoğu zaman yakın takip gerekir.

GÜNDÜZ AŞIRI UYKULULUK HALİ

Kişinin uyanık iken dayanılmaz uyku atakları olması hastalık belirtisidir. Gündüz olan bu durum pek çok nedene bağlı olabilir.(Şekil 1).

Narkolepsi
Fokal lezyon
Klein-Levin
Prader-Willi
Miyotonik Distrofi
Ensefalit
İMSS Hipersomnisi
Serebral Palsy
Kafa Travması
Serebral Radyoterapi
Nörolojik Hastalıklar
Ateş
Metabolik bozukluklar
Endokrin bozukluklar
Sistemik
hastalıklar
İlaçlar
Psikiyatrik hastalıklar
Şizofreni
Mevsimsel Affektif Bozukluk
Uyku deprivasyonu
Sosyal faktörler
Sirkadyen ritim bozuklukları
İlaçlar
Uyku bölünmesi
Gürültü
Işık
OSA
PLMS
Ağrı
Huzursuzluk
İlaçlar
Sirkadyen ritm
bozuklukları
Jet Lag
Vardiyalı iş
DSPS
ASPS
Düzensiz uyku-
uyanıklık durumu

Gündüz Aşırı Uykululuk
Şekil 1: Gündüz Aşırı Uykululuk Nedenleri
Bu yakınmalarla bir uyku bozuklukları merkezine başvuran hasta bu konuda uzmanlaşmış hekimler tarafından değerlendirilir. Olası nedenler araştırılıp sonuca gidilmeye çalışılır.
Birçok hastalık birbiriyle karışabilecek ortak belirtilere sahiptir. Gündüz aşırı uykululuk hali durumu da birçok hastalık için ortak bir belirti olsa da, unutulmaması gereken en önemli hastalıklardan birisi “Narkolepsi” dir.
1880 yılında tanımlanabilen hastalığın 1916 yılında ‘katapleksi’ denilen durumla ilgisi belirlenince “Narkolepsi-Katapleksi Sendromu” olan adlandırılmıştır.
Gün içinde uygunsuz saat ve ortamlarda olan kısa süreli dayanılmaz uyku atakları ve kişinin kendini sürekli uykusuz hissetmesi hastalığın olmazsa olmaz belirtisidir. Ayrıca;
-‘Katapleksi’ adı verilen heyecanla (gülme, şaşırma, korkma vb) ortaya çıkan kısmi veya tam kas gücü kaybı (olduğu yere yığılma şeklinde)
-Çok hızlı uykuya dalma, dalar dalmaz çok canlı, korkunç rüyalar veya halüsinasyonlar görme
-‘Uyku Paralizisi’ adı verilen, halk arasında ise ‘karabasan’ olarak bilinen sabah uykudan uyanıldığı sırada bilinç yerinde olmasına rağmen kısa süreli hiçbir organını felç olmuş gibi hareket ettirememe hastalığın diğer belirtileridir.
Bu yakınmalarla uzmana başvuran kişinin anlattıkları ve yaşadıkları narkolepsi ile uyumlu ise hastaya polisomnografi denilen “uyku testi” yapılır. Bu testin normal çıkması beklenir. Gündüz uykululuk halinin subjektif (“Epworth uyku skalası” gibi anketlerle) ve objektif (MSLT veya MWT gibi testlerle) değerlendirmeleri vardır. Uyku testi yapılan gecenin ertesi günü ise “MSLT” denilen “gündüz uyku testi” tanı koymaya yardımcıdır. Narkoleptik hastalarda 2 saat aralarla yaklaşık 4-5 kez 20’şer dakikalık uyku çekiminin yapıldığı MSLT testinde normal insanlardan çok daha erken şekilde uykunun lk 5-10 dakikasında REM uykusu denilen uyku fazına rastlanır.

Narkolepsi Hastalığın Nedeni Nedir?
Neden tam olarak bilinmemektedir. Son yıllarda “Hipokretin” denilen beyinden salınan bir hormonun bu hastalarda düşük seviyede olduğu, bu hormonu salgılayan genetik yapının bozuk olduğu belirlenmiştir. Ailesel olgular bildirilmiştir.

Ayırıcı Tanı
En sık “İdiopatik Hipersomni” denilen hastalık ile karışır. Bu hastalıkta narkolepside gözlenen halüsinasyonlar, katapleksi ve uyku paralisi gibi belirti ve bulgular olmaz.
Narkolepsi hastalığı akla gelmezse bu tip hastalar psikiyatrik durum olarak da değerlendirilebilir.
Nadir görülen bir hastalık olan ‘Kleine – Levin Sendromu’ da unutulmamalıdır. Bu hastalıkta günde 16 saatin üzerinde uyuma (3 – 15 gün sürebilir), aşırı yemek yeme veya cinselliğe aşırı istekli olma gibi belirtiler gösterebilir. Daha genç yaşta, stres sonrası veya bir enfeksiyon sonrası ortaya çıkması beklenir.

Tedavi

Katapleksi, halüsinasyonlar ve uyku paralizisi gibi durumları düzeltmek için 10 – 20 mg/gün Clomipramin tedavisi, gündüz uykululuk halini düzeltmede ise Modafinil 100 – 400 mg/gün günümüzde en geçerli tedaviyi oluşturur. Tedavide uzman hekim takibi önemlidir.
Ayrıca; uyku hijyeni ile ilgili öneriler (düzenli aynı saatte yatmak, yatmadan önce ağır yemek yememek, alkol ve sigaradan uzak durmak, yatmadan 4 saat önce hafif bir egzersiz yamak gibi) hastanın bilgisine sunulur.

Uykuda anormal davranışlarla seyreden uyku buzuklukları (PARASOMNİ)
Parasomni, uyku sırasında olan normal dışı durumları belirtmek için kullanılan bir sözcüktür. Bu durumlar genelde uykuda olur. Ancak çoğu kişide çok seyrek olarak gerçekleşir. Bununla birlikte bazen sıklaşır, şiddeti artar ve tedavi gerektirir.

Uyanıklık bozuklukları nedir?
Uyanıklık bozukluları ensık görülen parasomnilerdir. Konfuzyonel uyanma, uyurgezerlik ve uyku terorü bu grup içerisindedir. Bu bozukluklarda kişi hem uyanıktır hem de uykudadır. Çoğunlukla, rüya görülmeyen uykunun en derin döneminde olur. Kişi bazı karışık davranışları yapabilecek kadar uyanık olmasına karşın yine de uykudadır ve yaptıklarını hatırlamaz.
Parasomniler çocuklarda sıktır. Ancak bu çoğunlukla ciddi bir hastalığın belirtisi değildir. Bazen yorgunluk, ateşli hastalık veya bazı ilaçlar bu tür bozuklukların daha çok oluşmasına neden olabilir.

Konfüzyonel Uyanmalar.
Bebeklerde ve çocuklarda en sıktır. Ancak bazen erişkinlerde de olabilir. Ağlama ve yatağın etrafında şaşkın şekilde gezme ile başlar. Dışarıdan bakıldığında uyanık ama şaşkındır. Bu sırada uyandırmak güçtür. Süresi yarım saate kadar uzayabilir. Çoğunlukla sonunda uyanır , ne olduğunu hatırlamaz ve tekrar yatağa gidip uyumak ister.

Uyurgezerlik.
Daha büyük çocuklarda sıktır. Bazen sadece yataktan kalkar ve birkaç adım atar. Ancak bazen de evin dışına bile çıkabilirler. Bazen konuşurlar ama ne dedikleri anlaşılmaz. Bazen daha karmaşık şeyler de yapabilirler. Örneğin odadaki eşyaların yerlerini değiştirebilirler. Bu sırada yaralanmalar da olabilir. Bunun için önlem alınması gerekebilir.
Ama çoğunlukla tedaviyi gerektirmez. Hasta ve ailesi bunun ciddi bir hastalığın belirtisi olmadığına inanmalıdır. Çocuklarda, yaş ilerledikçe olma sıklığı azalır. Seyrek olarak erişkin yaşta da devam edebilir.

Uyku İle İlişkili Yemek Yeme.
Uyurgezerliğin nadir bir şeklidir. Uykuda bilinçli olmaksızın bir şeyler yenilir. Sonuçta ciddi kilo alımına yol açar. Her yaş ve cinsiyette olabilmesine karşın, genç kadınlarda daha sıktır.

Uyku Terörü.
Uyanıklık bozukluklarının en dramatik olanıdır. Çoğunlukla ‘tüyleri ürperten’ bir çığlıkla başlar. Çok korkmuş gibidir. Göz bebekleri büyür, nefes alması hızlanır, terler ve çok hareketlidir. Yataktan atlar; odanın ve hatta evin içinde çılgın gibi dolaşır. Bu sırada hem kendilerine hem de etrafındakilere zarar verebilir.
Bu olay her ne kadar seyredenleri dehşete düşürse de yaşayan kişi, bunun farkında değildir. Uyandığı zaman hiçbir şey hatırlamaz. Kabus veya kötü rüyalardan en büyük farkı da budur, yani olay rüya ile ilişkili değildir.

Değerlendirme

Çocukluk çağında ve yukarıda anlatıldığı şekilde olan uyanıklık bozukluklarında doktora gitmeye gerek yoktur. Ancak şu durumlarda doktor yardımı almalısınız:

  1. Yaralanmalara yol açabilecek veya etrafındakilere zarar verebilecek tehlikeli durumların oluşması
  2. Diğer aile fertlerini ciddi şekilde rahatsız etmesi
  3. Gündüz aşırı uykululuk olması.

Bu durumlarda mutlaka bir uyku hastalıkları merkezine başvurulmalıdır. Ayrıca eğer çocukluktan sonra bu yakınmalar devam ediyor ise yine mutlaka tıbbi yardım istenmelidir. Bazı hastalarda bu bozukluklar, uyku apnesi, mide rahatsızlıkları veya uykuda bacak hareketleri nedeniyle ortaya çıkabilir. Uyku tıbbı uzmanı bu durumları değerlendirecektir.

Uyanıklık Bozuklukları İçin Tedavi Var mı?

Uyanıklık bozukluğu olan kişinin yaralanmasını önlemek için basit önlemler alınmalıdır. Yatak odasındaki eşyaların, yaralanmaları önleyecek şekilde düzenlenmesi, pencerlerin iyi kapatılması, kapı ve pencerelere kilit veya alarm takılması alınabilecek önlemlerdir.
Yaralanmalara, çevresindekilere şiddete, aşırı yemek yemeye veya çevresindekileri rahatsız etmeye yol açan uyanıklık bozuklukları tedavi gerektirir. Bunlarda ilaç ve değişik tedaviler uygulanır.

Bazı diğer parasomniler nelerdir?
Daha seyrek olmak üzere aşağıdaki durumlarla da karşılaşılabilir:

Hipnagojik Halusinasyonlar ve Uyku Felçleri.
Hipnagojik halusinasyon, çoğunlukla uykuya dalmadan hemen önce olan uyanıkken rüya görme durumlarıdır. Bu rüyalar gerçek gibi olduğu için ürkütücü olabilir.
Uyku felci (karabasan) ise uyanıldığında kol ve bacakların felç olmuş gibi hareket ettirilememesidir. Çoğunlukla bir rüyadan sonra olur.
Hipnagojik halusinasyonlar ve uyku felçleri birlikte olabilirler. Narkolepsi hastalığında sıktır. Bunun dışında uykusunu alamamış kişilerde de olabilir.

Geceleri olan havaleler.
Sadece uykuda olan havalelerdir. Hasta çığlık atabilir, kalkıp yürüyebilir, koşabilir veya yataktan düşebilir. Uyanıklık bozukluğu sanılabilir. Çoğunlukla ilaç tedavisi gerekir.

Hızlı Göz Hareketleri (REM) Uykusu Davranış Bozukluğu.
Rüyalarımızın çoğunu gördüğümüz REM uykusu döneminde, normalde solunum kasları dışında tüm kaslarımız felç olmuş gibidir. Bazı kişilerde bu felç olma durumu tam gerçekleşmez. Bunun sonucunda rüyaları sırasında rüyalarında yaptıkları şeyleri bizzat yaparlar. Yani bir anlamda rüyalarını oynarlar. Bu da hem kendisine hem de yakınlarına zarar verebilir. Tedavisi ilaçlar ile yapılır.

Uykuda İrkilmeler.
Çoğu kişi en az bir ya da birkaç kez bu durumu yaşamıştır. Tüm vücutta uykuya dalarken ani irkilme olur. Vücudun irkilmesi dışında başka şekillerde de olabilir. Örneğin ani ışık veya ses algılama şeklide de olabilir. Çoğu kez zararsızdır.

Diş Gıcırdatma (Bruksizm).
Çok yaygındır. Şiddetli durumlarda ağız içine bazı aletlerin takılması gerekebilir.

Ritmik Hareket Bozukluğu.
Çoğunlukla çocuklarda görülür; daha nadir de olsa erişkinlerde de olabilir. Başın veya vücudun sallanması veya başın sağa-sola çevrilmesi şeklinde olur. Bu durum uyku başlamadan hemen önce veya uyku sırasında ortaya çıkar. Bazı şiddetli durumlarda tedavi gerekebilir.

Uykuda Konuşma.
Normal bir olaydır ve tedavi gerektirmez.

Uyum ve Davranış Bozuklukları

Davranış, bireyin dışardaki diğer insanlarca da doğrudan doğruya gözlemlenebilecek tüm eylemleridir. Uyum ise bireyin sahip olduğu özelliklerinin kendi benliğiyle içinde bulunduğu çevre arasında dengeli bir ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sürdürebilmesidir. Çocuğun belirli bir sınır ya da engellenmesinden sonra çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması uyumsuz davranışları sergilemesini doğurur.

Kişilik, en uygun ortamlarda bile, pek çok sorunlar çözümlenip, engeller aşılarak geliştirilir. Çocuk gelişiminin doğal seyri içinde bir yandan yeni yetenekler ve beceriler kazanırken, bir yandan da pek çok sorunlarla karşılaşmaktadır. Çözümlediği her sorun ve engel, çocuğun ruhsal gücünü artırmakta ve kendi sorunlaryla baş etmeyi öğrenmektedir. Böylece ebeveyn koruyuculuğuna daha az ihtiyaç duyarak, bağımsız davranışa yönelmektedir.

 

Davranış bozuklukları; çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı, iç çatışmalarını davranışlarına aktarması sonucu ortaya çıkar. Hırçınlık, sinirlilik, saldırganlık, inatçılık, yalan söyleme, bir şeyler çalma, küfür gibi davranışlar davranış bozukluklarına girer.

Çocuklar her yeni gelişim dönemine, basamağına geçtiklerinde birtakım yeni beceriler kazanırlar. Çocuğun edindiği her yeni beceri, çözülmesi gereken sorunu da beraberinde getirir. ,

Gelişim basamaklarında karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir, fakat çocuk bu dönemlerinde çevresindeki yetişkinlerin, anne babanın yanlış tutumlarına maruz kalırsa veya sorunlarını çözerken engellemelerlekarşılaşırsa, dönemsel yani olağan diye nitelenen bu sorunların çözümü yeni gelişim dönemlerine ve çocuğun ileriki yaşlarına ertelenir. Bunlara tepki olarak çocukta duygusal düzeyde bozukluklar görülebilir ve olağan sorunlar büyür.

Bu olumsuz tepkiler uyum ve davranış bozuklukları olarak adlandırılır. Örneğin, 2 ila 3 yaşında çocuğa tuvalet eğitimi verilmezse, kendi başına yeme alışkanlığı kazandırılmazsa, bu sorunlar sonraki dönemlere aktarılır ve yeni dönem sorunlarıyla katlanarak büyür. 2 ila 6 yaş oyun çağında oyuna doymamış ya da arkadaşlık ilişkisi kuramamış bir çocuk, okul çağı 6 ila 12 yaşında, toplu oyunlara katılmaz, onlarla kaynaşarak çağını yaşamak yerine, sürekli yalnız kaldıysa, ileride içine kapanık bir çocuk ve yetişkin olabilir. Buna mukabil bir önceki dönemin sorunlarıyla başa çıkmak zorunda kalır.

Çocuk gelişimsel olarak kendi kendine üstünü giyinme ve yemek yeme davranışlarını yapabilecek becerilere sahipken, aile tarafından sürekli bu becerilerini sergilemesiengellendiyse, bu alandaki gelişimini fark etmesi ileriki yaşlara kalacağı için yeni gelişim dönemlerinde ortaya çıkacak sorunlarla baş etmesi güçleşecektir. Bu nedenle ebeveyn desteği, sevgisi, ilgisi, şefkati çocuk için çok önemlidir.

Çocuğun kendine güvenli, sağlıklı bir kişilik geliştirilmesi için, güven veren, anlayışlı, sevgi dolu olumlu bir destekleyici ebeveyn modeli ve çevre gereklidir. Bu destekleyici ebeveyn modeli ve çevreyi bulamayan çocuk, kendine güvensiz olur, kimsenin kendisini sevmediğini düşünerek, çevresindekilere kuşkuyla bakar, karmaşık duygu ve çelişkiler içinde bunalımagirer. Büyüklerin ilgisini çekmek için gereksiz davranışlar yapar. Sonuçta bir sınırdan sonra çocuğun çevreye olan uyumu bozulur. Bu tür uyum bozukluklarının başında sürekli sinirlilik, kavgacılık, hırçınlık, söz dinlememe, karşıt gelme, geçimsizlik vb. görülür.

 

Baskıcı, aşırı disiplinli ve aşırı koruyucu aile tutumları da uyum ve davranış bozukluklarına yol açar. Çocuklarda ruhsal sorunlar yalnızca ailenin yanlış tutumlarına bağlı olarak gelişmez, dış etkenlerden, çevresel faktörlere bağlı olarak da gelişebilir. Yangın, deprem, tüp patlaması, kaçırılma, araba kazası geçirme, cinsel saldırıya uğrama gibi travmatik olaylar; evdeki kavga ve huzursuzluklar, aile içi şiddet gibi aile içi sorunlar; ölüm veya boşanma nedeniyle anne babadan uzak kalma gibi kayıp ve ayrılıklar da uyum ve davranış bozukluklarına yol açan çevresel faktörlere örnek olarak verilebilir. Bu tür olaylar ve sorunlar yaşayan çocuklar çeşitli korkular geliştirir ve örselenmesine bağlı olarak, ruhsal belirtiler ortaya çıkar.

Bu tür dış örselenmelerde çocuğun tekrar ruhsal sağlığına dönmesinde anne babanın destekleyici tutumu çok önemlidir. Çünkü anne baba tutumu sorunu düzeltici yönde de, çocuğun uyumsuzluğunu tamamen artırıcı yönde de olabilir. Yine bir sorunda çocuğun yapısı veya geçirdiği hastalıklarla ilgilidir. Örneğin, beyin incinmesiyle doğan, sakatlığı veya herhangi bir süreğen hastalığı olan çocuklarda uyumsuzluk belirtileri gösterirler.

Bir çocuğun davranışının bozukluk sayılabilmesi için bazı ölçütler gerekir. Bu ölçütler:

1. Yaşa uygunluk

Her gelişim döneminin kendine özgü davranışları vardır. Bu nedenle çocuğun içinde bulunduğu gelişim döneminin özelliklerini iyi bilmek gerekir. Örneğin, 2 yaş çocuğu negativist, hareketlidir, ve istenilen şeyi kat’îyen yapmaz. Freud’un anal, Erikson’un özerkliğe karşı kuşku ve utanç dönemine rastlayan bu yaşlarda çocuk, özerk bir birey olduğunu öğrenir. Kendisi istemezse altının değişmesini istemez, öpülmeyi reddeder.

3 ila 5 yaş çocuğu dikkat çekmek ister. Hayal dünyası çok geniş olduğu için inanılmaz öyküler anlatabilir. Henüz yalanla yalan olmayı ayırt edemezler. Bu nedenle bu yaşlardaki çocukların anlattıkları yalan olarak kabul edilmezken, 11 ila 14 yaşlarındaki çocuklarda görülen yalan normalden sapan bir davranış olarak kabul edilir.

2. Yoğunluk

Bir davranışın bozukluk olarak kabul edilmesindeki ikinci ölçüt yoğunluktur. Örneğin, 5 yaş çocuğunda öfke ve huysuzluk doğalken, bu davranış başkasına fiziki zarar verme şekline dönüşürse, davranış bozukluğuna girer.

3. Süreklilik

Çocuğun belirli bir davranış türünü ısrarlı bir biçimde ve uzun zaman devam ettirmesidir.

4. Cinsel Rol Beklentileri

Erkeklerde kızlara oranla daha saldırgan olmaları beklenirken, davranışları ile erkeklere benzer saldırgan davranan kızların davranışları normalden sapan davranış kategorisine girer.

Çocuklarda görülen uyum ve davranış bozukluklarından bazıları şöyle sıralanabilir; altını ıslatma ve dışkı kaçırma, psikolojik kökenli kekemelik, parmak emme, tırnak yeme, karşıt gelme, fobiler ve korkular, yeme bozuklukları ve iştahsızlık, uyku bozuklukları, mastürbasyon, içe kapanıklık, çalma, yalan söyleme, aşırı hareketlilik, saldırganlık, saç yolma, uyur gezerlik, bağımlılık ve aşırı inatçılık.

Ruhsal belirtiler, tek başlarına çocuğun uyumsuz ve dengesiz olduğunu göstermezler. Uyumsuz davranış gösteren çocuklarda genel olarak ve sık sık şu davranışlar gözlenir;

  • Sinirlidirler, huysuz ve rahatsızdırlar.
  • Tırnak yeme, parmak emme gibi davranışlar gösterir.
  • Zorbalık yaparlar.
  • Otoriteye direnirler
  • Devamlı gerilim içindedirler.
  • Yalan söylerler
  • Çalma davranışı gösterirler
  • Motivasyonları sınırlıdır.
  • Okul devamsızlıkları ve evden kaçma vardır.
  • Enerjilerini belli bir alanda toplayamazlar.
  • Utangaç, korkak, endişeli ve şüphecidirler.
  • Son derece sakin olabilirler.

Çocuğun davranışlarının uyumsuz olduğunu söyleyebilmemiz için, saydığımız bu belirtilerin birkaç tanesini en az 6 ay süreyle göstermesi beklenir. Bunun yanı sıra çocuğun gelişim dönemine de dikkat edilmelidir. Örneğin, 4 ila 5 yaşına kadar çocukların gece işemeleri normaldir. Hatta okul çağında bile ara sıra işeme normal sayılabilir. Çünkü yatağa işeme davranışı tek başına uyumsuzluk belirtisi değildir. Bu belirtinin sıklığı ve eşlik eden davranışların yoğunluğu önemlidir.

 

Ruhsal uyumsuzlukların büyük bir çoğunluğu, çocukluk çağından gelmektedir. Bu nedenle, çocuğun ailesi ve çevresi ile ele alınması gerekmektedir. Gelişiminin doğal seyri içinde aşması gereken sorunları, yardımsız çözmeye çalışan bir çocuk, kendi başına uçmayı öğrenmeye çalışan bir kuş gibi boşa çabalar ve çabuk yorulur. Böylece bir çocuğun, tedirgin ve mutsuz olması yanında ruhsal olgunlaşması da yaşıtlarından geri kalır.

Genel Olarak Davranış Bozukluklarının Nedenleri

Dikkati çekmek: Çocuğa gerekli ilgi ve sevgi gösterilmediği takdirde ya da yeterli kaliteli zaman ayrılmadığında dikkat çekmek için davranış bozukluklarına yönelir.

 

Ebeveyne karşı güç kazanma isteği

İntikam alma isteği: Özellikle dayak yiyen, sevgi verilmeyen, ilgi gösterilmeyen çocuk anne babasından intikam almak ister. Aşırı otoriter, katı disiplin ve baskıcı tutum ana babaya karşı öfke ve nefret duygularının gelişmesine ve buna paralel olarak başkaldırıcı bir birey oluşmasına neden olur.

Yetersizlik: Çocuğun kendine güvensiz olması davranış bozukluklarına neden olur. Anne babanın aşırı koruyucu, hoşgörülü tutumu, gerektiğinden fazla özen gösterilmesi fazla kontrol anlamına gelir. Sonuçta çocuk diğer kimselere karşı aşırı bağımlı, kendine güveni olmayan, duygusal olarak çabuk kırılan bir kişi olur. Bu durum çocuğun kendi kendisine yetmesine olanakvermez ve davranış bozukluklarına neden olur.

 

Uyum Bozukluğu ile Normal Davranışı Birbirinden Ayırt Etmek Gerekir

Aileler genel olarak, çocuğun gelişim dönemine bağlı olarak yaşadığı olağan sorunlarla, uyum bozukluğu olarak kabul edilen davranışlar arasında ayrım yapmanın zor olduğunu ifade ederler. Ebeveyn için bu ayrımı sağlıklı biçimde yapmak çok zordur, fakat belirli kriterleri göz önünde bulundurarak en azından bir uzmana başvurmaları gerekip gerekmediğini tespit edebilirler. Örneğin, alt ıslatma davranışını ele alalım. Bir buçuk yaşında tuvalet eğitimi almış bir çocuğun, sonraki 1-1,5 yıl zaman zaman altına kaçırması normaldir. Çünkü ilk zamanlarda çocuk kaslarını kontrol etmekte güçlük çekebileceği için tuvalet eğitimini takiben gece ve gündüz görülebilen altını ıslatma davranışı normal kabul edilmelidir. Ancak, çocuk 3,5-4 yaşından sonra da altını ıslatma davranışına devam ediyorsa bu davranış uyum bozukluğu olarak kabul edilebilir; çünkü artık yeni bir beceriyi yani tuvalet eğitimini kazanmak için gerekli olan adaptasyon sürecini aşmıştır. Bunun gibi, bebeklik dönemindeki parmak emme davranışı normal kabul edilirken, 1 yaşından sonraki parmak emme davranışı uyum bozukluğuna işaret eder.

Anne babaların çocuğun yaş gruplarında karşılaştığı sorunların normal, kısa süreli ve geçici olduğunu tespit edebilmesi için bu konularda bilinçli ve bilgili olması gerekmektedir. Bu nedenle tüm ebeveyn, insanın kişilik gelişiminde çok önemli olan 0-6 yaş döneminde 6 ayda bir bile olsa, çocuklarının gelişimlerini kontrol ettirmeleri, ebeveyn’in farkına varamadığı bir sorun olup olmadığını öğrenmeleri ve ortaya çıkabilecek olası uyum ve davranış bozukluklarına karşı önlem almaları için karşılaşılan durumun ağırlığına göre bir çocuk psikiyatristi, oyun terapisti, psikolog, psikolojik danışman, çocuk gelişim uzmanlarına başvurmalarında fayda vardır.

Uyum ve Davranış Bozukluklarında Yanlış Anne Baba Tutumları

Uyum ve davranış bozuklukları, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi yanlış anne baba tutumlarına bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bazen de, davranış bozukluğu başka bir faktöre bağlı olarak ortaya çıkar, ancak yanlış anne baba tutumları nedeniyle;

  • Karşılaşılan durum, tırmanarak artabilir.
  • Yeni uyum ve davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir.
  • Öz güven eksikliği, içine kapanıklık, aşırı kaygılı olma gibi sorunların ortaya çıkmasına katkıda bulunarak kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilir.

Uyum ve davranış bozukluğu geliştiren çocukların ebeveyn yanlış tutumları şöyle özetlenebilir:

  • Anne babalar çocuklarının bilinçli olarak belirli yaptıklarını düşünerek sorunu görmezden gelir veya davranışı ve çocuğu baskı altına almaya çalışır. Oysa, çocukların çok büyük bir çoğunluğu, bilinçli olarak bu davranışları sergilemez. Çevrelerine bir mesaj vermek için, yani ”Lütfen beni dinle. Duygusal bir kırıklık yaşıyorum, dikkatini bana ver” mesajını iletmektedirler. Rahatsız oldukları durumu ifade etmek için bunu yaparlar.
  • Anne babalar sorunu gidermek için, davranışı yapan çocuğu küçük düşürücü, aşağılayıcı ve suçlayıcı tavırlar sergilerler. Bazı aileler sorunu gidermek için çeşitli ceza yöntemlerine, hatta şiddete bile başvurmaktadırlar. Mastürbasyon yapan çocuğa ceza vermek, parmak emmen çocuğun ağzına biber sürmek ve altını ıslatan çocuğu deşifre etmek örnek olarak verilebilir. Ailelerin, cezadan, suçlayıcı tavır ve baskıcı tutumlardan uzak durmaları gerekir. Bu tip tutumlar sorunu artırmaktan başka bir işe yaramaz.
    • Bazı aileler ise, sorunu kendi haline bırakıp, kendiliğinden geçmesini bekler. Hâlbuki, uyum ve davranış bozuklukları kendiliğinden geçmez, bu bozukluğun altında yatan sebepler ortadan kaldırıldıktan sonra geçer. Zaman içinde kendiliğinden geçen inatlaşma, parmak emme, altını ıslatma vb. sorunlar yukarıda sözünü ettiğimiz normal dönemsel sorunlardır. Uyum bozukluğu olarak ortaya çıkan davranışlar ise ileriki yaşlarda ortadan kalkmış gibi gözüksede ya yeni bir sorun olarak, ya da tekrarlanarak karşımıza çıkar. Örneğin, parmak emme davranışı okul yıllarında tırnak yeme veya özgüven eksikliği olarak yeniden belirebilir. Altını ıslatma davranışı olan 2,5 ve 5 yaşlarında iki çocuğu ele alalım; 2,5 yaşındaki çocuğun sorunu 6 ay içinde kendiliğinden geçebilir, çünkü bu yaşta görülen davranış normaldir; ancak 5 yaşındaki çocuğun davranışı kendiliğinden geçmez, çünkü bu bir uyum bozukluğudur.

Davranış bozukluğu olan çocuklarla olumlu ilişki nasıl kurulması gerekir?

1. Karşılıklı Saygı

Çocuklarımızı birer emanet görüp, onlara gerekli şefkat ve sevgimizi göstermenin yanında saygı göstermeyide öğrenmeliyiz. Azarlamak, bağırmak, yüksek sesle çağırmak, vurmak, susturmak, tutarsız davranmak çocuğa saygısızlık ve değersizliğin göstergesidir. Her çocuğu ayrı bir birey olarak görüp, fikirleri sorulmalı ve fikirlerine saygı gösterilmelidir. Bu neticede çocuğa değer verilme hissi var olan istenmeyen davranışları ortadan kaldırır.

2. Çocuğa Kaliteli Zaman Ayırmak

Her ne olursa olsun çocukta karşılaşılan uyumsuz ve zorlayıcı durum karşısında mutlaka sabırlı olmayı bilmemiz gerekir. Bunun yanında, çocuklarımıza kaliteli zaman ayırmamız ve ilgilenmemiz gerekir. Birlikte geçirilecek zaman nicelik değil, nitelik olarak önemlidir. Birlikte çocuğun hoşlanacağı faaliyetler ve hobisi yapılabilir. Kaliteli zaman geçirmek, çocuğun yaşadıklarını anlamaya çalışmak sorunlarını çözmesine yarım eder.

3. Cesaretlendirme

Ebeveyn çocuğun kendine güvenmesini istiyorsa önce ebeveyn çocuğa güvenmelidir. Ebeveyn çocuğun çabasını övmeli ve yüreklendirmelidir. Cesaretlendirme çocuğun kendini değerli algılayabilmesi için çok önemlidir. Cesaretlendirme çocuğu olduğu gibi kabul edip, ona kendi olduğu için değer vermedir.

4. Sevgiyi Anlatmak

Sevgi kâinatın mayasıdır. İnsanlar birbirlerine vermiş oldukları sevgiyle, yani muhabbetle var kalırlar. Sevgiyle dünyaya getirdiğiniz çocuklarınıza sevgi ve şefkatle yaklaşmalısınız. Çocuğun kendini güvende hissedebilmesi hasebiyle sevildiğini bilmesi ve sevmesi gerekir.

Son olarak, davranış bozukluğu olan çocukların ebeveyni, öncelikle bu bozukluğun olduğunu kabul etmeli, uzmanlardan ve öğretmenlerinden gizlemeye yönelmemelidirler. Gerçekten çocukta bazı davranış bozuklukları olduğu belirlenmişse, ebeveyn çocuğa karşı mutlaka soğukkanlı ve sakin davranmalıdırlar. Ancak, ebeveyn, hoşlanmadıkları davranışlarından ötürü çocuğu etiketlemekten, örneğin bazı yaramazlıkları olan çocuğa hemen ”hiperaktif” etiketi vurmaktan kaçınmalıdırlar.

Bazı davranış bozukluklarının nedeni organik olabilir. Bu tıbbî muayene ile belirlenebilecek bir şeydir. Ancak çoğu davranış bozukluklarında olumsuz aile ortamı ve eşler arasındaki çatışmalarının büyük rôl oynadığı bilinmektedir. Bu nedenle, ebeveyn çocuk ilişkisinin niteliğinin nasıl bir rôl oynamış olabileceğini irdelemelidirler. Anne babanın çocuğa yeterince ilgi, şefkat ve sevgisini göstermemesi, ihmal, aile içi şiddet vb. durumlar davranış bozukluklarının aileden kaynaklanan en önemli nedenleri arasında sıralanmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, çocuktaki bir davranış bozukluğunu ortadan kaldırmak için çocuğa müdahale etmekten çok, çocuğun anne babası veya ailesine müdahale ederek anne babayı eğitmek, aile ortamını yumuşatmak daha isabetli olabilmektedir. Bu nedenle eşler ihtiyaç duyduklarında, çözemedikleri bir sorunla karşılaştıklarında bir evlilik-çift terapistine ve aile danışmanına başvurmalı, gerekli yardımı almalıdırlar. Bilinçli ve duyarlı bir insan uzmanlardan yararlanabilen kimsedir. Anne babalar, çocukta bazı davranış bozukluklarının ortaya çıkmaması için, davranışlarıyla çocuğa destekleyici bir model olabilmelidir. Anne babalar, sadece yalnış davranışın ne olduğunu söylemekle yetinmeyip doğru davranışın ne olduğunu açık, net basit bir cümleyle çocuğa anlatmalı, hemen akabinde doğrusunu davranışlarıyla çocuğa göstermelidirler.

Yalan Söyleme

Pinokyo ve Yalancı Çoban ilk çocuk yıllarımızdan beri hepimizin tanıdığı hatta belki de gündelik yaşantımızda en sık hatırladığı kahramanlardır. Ancak ne kadar ilginçtir ki söz konusu kahramanlar bize ilk çocukluk yıllarımızda bize belletilen ve belki de “en büyük suç” şeklinde ebeveynlerimiz ya da çevremizdeki kişiler tarafından tanımlanan bir kavramı “yalan”ı hatırlatır.

Belki de gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan yalan onları bize çağrıştırır. Belki de çoktan masalları ve gerçekleri bir kenara koymuş, kendi yarattığımız gerçekler peşinde koşan usta birer yalancı olmuşuzdur.
Ancak gerçekte kandırdığımız kişi kimdir ? bunun cevabı gayet açık “ben” olsa da çoğunlukla bunu umursamayız ya da üzerinde durmaz geçeriz.

“Aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, kıtır” olarak tanımlar TDK’nın güncel sözlüğü yalanı, bilerek ve isteyerek söylenir yalanlar. Kişi işine geldiği gibi anlatırken ya da söylerken bazı şeyleri artık yalan söyleme yoluna koyulmuştur bir kere, gariptir yalan belirli bir süre sonra tıpkı alkol ve diğer nörokimyasal etkililiği olan maddeler gibi bağımlılık yapmaya başlar.

Yalan alışkanlığı da tıpkı bu maddeler gibi küçük kullanımlar şeklinde başlar ve sorunlar arttıkça da şiddetlenir. Kişi artık hemen hemen her zaman günün herhangi bir zamanın da bir yalan söyleyivermiş bulur kendisini.

Ancak yalan artık patalojik (hastalıklı) hale gelmeye başladığında, yani her seferinde ya da çok sık yalan söylenmeye başlandığın da orta da ciddi bir sorun var demektir. Yalan doğası gereği her zaman olmasa dahi er ya da geç kendini gerçekliğini ortaya koyar yani diğer deyimle ortaya çıkar. Bu durum beraberinde sosyal bir takım sorunları da getirir, kişi artık yalancı çoban hikâyesinde olduğu gibi çevresi tarafından tüm davranışları ve sözleri kuşku ile takip edilen biri haline gelir.

Artık ona kimseler güvenmemektedir. Yalanla ilgili önemli gerçeklerden biri de en iyi yalancıların öncelikle kendilerini kandırabilen yalancılar olmasıdır. Kişi kendi söylediği yalanlara inanmayı başarıyor ve bunu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde yapıyorsa artık söylediği yalanlar başkaları tarafından doğruymuş gibi algılanır. Çünkü artık yalan söyleyenin beden dili ve diğer iletişimleri, iletişimde karşı tarafa söylene sözün ya da anlatılanın doğru olduğu mesajını vermektedir.

Yani artık yalan söyleyenin yanakları domates gibi kızarmamakta, sesi titrememekte, gözlerini kaçırmamakta ya da burnunu kaşımamaktadır. Ne yazık ki o artık profesyonel bir yalancıdır.

Ancak İster palavra ister, kıtır deyin yalan hepimizin bildiği bir şekilde güveni yerle bir etse, önceden de söylediğim gibi iletişimi bozsa da, insanı yalan söylemeye iten bir takım nedenler de bulunmaktadır.

  • Acıyı Erteleme İhtiyacı: İnsanoğlunun temel olarak yaşantısı acı ve haz dengeleri üzerine kuruludur. Bu nedenler kişiler çoğunlukla acıdan kaçma ya da erteleme ihtiyacı duyarlar. İşte yalan da bize acı verecek bir durum karşısında erteleme sağlayan bir mekanizma olarak karşımıza çıkar. Başımıza gelebilecek olası kötü şeylerden sıyrılmak için yalana başvururuz.
  • Anlaşılmama Kaygısı: Anlaşılma söz konusu olduğunda karşımıza Empati kavramı çıkmaktadır. Temmuz ayı yazımda da değindiğim gibi empati gerekli duygusal zeka ve olgunluk olmadan kolaylıkla sağlanan ya da kurulduğu sanılan bir olgu olmaktan öteye geçemez. Kişi başkaları tarafından anlaşılmadığı hissine kapılırsa kendini olduğundan farklı göstermek için yalana başvurabilir.
  • Özgüven Eksikliği: Kişinin yaşadığı iç güvensizlikte yalan sebep olur ve temel güveni tekil etmek birilerinden yardım almak ya da artmış güven ihtiyacını doyurmak için türlü şekillerde ilgi çekmek amacıyla yalana başvurur.
  • Kişilik Bozuklukları: Kişide bağımlı, sınırda, narsistik vb. kişilik bozuklukları olduğu durumlarda önüne geçemediği bir şekilde türlü nedenlerle yalan söyler.
  • Sosyal Ortam ve Toplumsal Ahlaki Erozyon: İçinde yaşanılan sosyal ortam ve toplumun ahlaki değerlerinde yaşanan aşınma kişiyi yalan söylemenin kötü bir şey olmadığı inancına sürükleyebilir. “herkes yalan söylüyor ya da bilmem hangi şarkıcıya baksana neler söylemiş gibi” savunmalar bunun en belirgin göstergeleridir.
  • Model Alma: Kişinin yakın çevresinde yalan söyleyen model alabileceği ebeveyn, akraba, öğretmen ya da arkadaşlarının olması durumunda yalan söyleme alışkanlığı kazanması kaçınılmazdır.
  • Suçluluk Duygusu: Kişi yaptıkları ya da yaşadıkları ile ilgili olarak duyduğu suçluluğu bastırmak amaçlı yalan söyler. Burada adı geçen suçluluk bir özsuçluluk duygusudur ve kişi çoğunlukla söylediği yalana kendisini de inandırma eğilimindedir.

Eğer sizin ya da bir yakınınızın yalan söyleme alışkanlığı patolojik (hastalıklı) bir duruma gelmişse alanında tecrübeli bir psikologtan yardım almaktan kaçınmayınız…

Yeme Problemleri

Çağımızın en önemli sağlık problemlerinden biri olan yeme bozuklukları ve kilo problemleri(aşırı zayıflık veya aşırı kilo) çocukluk döneminde yerleşmeye başlar ve zaman ilerledikçe aşılması güç bir engel haline gelir. Yeme davranışındaki bozukluklar, fiziksel ve psikolojik değişimler, aile yeme davranışı ve sağlık algısı, aile içi ilişkiler ve ebeveyn tutumu, duygu durumdaki değişimler ve çevresel faktörlere bağlı olarak ortaya çıkar. Yeme problemleri erken çocuklukta başlayabilir ve zaman içerisinde şekil değiştirebilir. Çocukluk dönemi yemek seçme, az yeme, belli yiyeceklere takılıp kalma veya aşırı yeme zaman içerisinde kendiliğinden ortadan kaybolabildiği gibi ergenliğe doğru fiziksel, psikolojik, duygusal ve çevresel değişimlerle aşırı zayıflık takıntısından duygusal aşırı yeme problemlerine kadar olan bölmedeki çeşitli yeme bozukluklarına dönüşebilir. O nedenle yeme problemlerini sadece dönemsel değil uzun vadede değerlendirmek gerekir. Bu problem erken önlem alınmazsa çocukların şimdiki ve gelecekteki hayatlarını fiziksel, psikolojik ve sosyal olarak olumsuz yönde etkiler. Çocuklardaki yeme bozukluklarına baktığımızda en önemli olarak tanımlayabileceğimiz bozuklukları şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Yemek Seçme ve Sınırlı Beslenme
  • Yemek Yemeyi Reddetme/Az Yeme
  • Yeme Fobisi
  • Aşırı Yeme

Yemek Seçme ve Sınırlı Beslenme

Genelde okul öncesi çocuklukta görülür. Yemek seçme ve daha çok belli yiyeceklere odaklanma en belirgin özellikleridir. Aileler çocuklarına sebze ve meyve yeme alışkanlıkları kazandırmaya çalışırken çocuklar genelde tercihini patates kızartması, köfte, makarna, çikolata gibi yiyeceklerden yana yapar. Anne ve babalar çocuklara zorla farklı yiyecekler yedirmeye çalışırlar ama bu çaba genelde boşa çıkar. Aile sebze ve meyve gibi sağlıklı besinleri yedirmeye direttikçe çocuk karşı çıkar ve aslında bir anlamda kontrolü ele almaya başladığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Eğer aile bu konuda çok fazla üzerine düşerse çocuk bu davranışı sırf kontrolü ele almak , ilgi çekmek için devam ettirebilir.

Neler Yapılabilir?

  • Sabırlı olun, zorlamak bir sonuç vermeyecektir.
  • Sevmediği yiyecekleri sevdiği yiyeceklerle verin örneğin sebzeli hamburger yapın. İlla sebzeyi sebze yemeği olarak vermek zorunda değilsiniz. Değişik tarifler yaratabilirsiniz.
  • Çocuklara sabırla sağlıklı beslenmeyi, besinlerin vücutlarına neler yapabileceğini anlatın.
  • Çikolata, şeker, tatlıyı ödül olarak kullanmayın. Bu sefer sebze yemek çocuk için atlatılması gereken bir süreç gibi gözükür. Bu davranış oturacağı için tatlı için sebze yemeğe başlayacaktır. Çocuğu ödüllendirin ama tatlı ile değil.
  • Huzurlu bir aile ve yemek ortamı önemlidir. Eğer çocuk masada huzursuzsa, sohbet edilmeyen bir masada, ya da tartışılan bir masada ise duygusal olarak gerilir ya da ilgi çekmeye çalışır ya da dikkati yemediği besinlere çekmeye çalışabilir.
  • Yemek ortamlarını değiştirebilirsiniz. TV seyrederken ya da oyun oynarken değil ama kendisini huzurlu ve mutlu hissettiği ev ortamında yedirebilirsiniz.

Yemek Yemeği Reddetme ve Az Yeme

Yemek yemeği reddetme küçük yaşlardaki çocuklarda görülebilen bozuk yeme davranışıdır. Bu durum kendini kaygı ve strese bağlı olarak ortaya çıkabilir. Ayrıca, yemek yemeği reddetme çocuklar için bireyselleşme ve bağımsızlık göstergesi de olabilmektedir. Eğer çocuğunuz yemek yemeği reddediyorsa ya da az yemek yiyorsa bu bireyselleşmesi ile bağlantılı olabilir. Yeme davranışı bir anlamda çocuğun bağımsızlığını ele almasının bir göstergesi olabilir. Çocuk yemek yemeği reddederek kendi seçimlerinin olduğunu göstermek isteyebilir. Kaygı veya okul stresi, anne ve baba ile ilgili problemler çocukta kaygı yaratabilir. Bu durum da yemek yeme davranışına yansıyabilir. Eğer ebeveynler çocuğa yeterince ilgi göstermiyorsa çocuk ilgi çekmek için yemek yemeği reddedebilir. Çocuğun gerçekten yemekle bir problemi var yoksa duygusal bir problemi mi var daha iyi gözlemlemek için farklı ortamlardaki yeme davranışları incelenmelidir.

Neler Yapılabilir?

  • Çocukta kaygı ve stres yaratan faktörleri belirlemeye çalışın gerekirse bu konuda bir uzmandan destek alın.
  • Yemek yemese bile düzeli olarak sofraya oturmasını sağlayın çünkü böylece çocuk sofra adabı ve sağlıklı yeme davranışını öğrenmiş olur.
  • Rahat ve huzurlu bir aile ortamı, sofrada sohbet edilip çocukla birşeyler paylaşmak yeme problemlerinin ortadan kalkması için önemlidir.
  • Yemesi için baskı yapmak ters tepki yaratacaktır. Hiçbir çocuk kendini açlıktan öldürmez.
  • Öğün aralarında abur cubur meyve suyu vermeyin ayrıca az yemek yediğini düşündüğünüz çocuğunuz belki de aslında o kadar da az yemiyordur. Yeterli kalori ihtyacını alıp almadııını anlamak için besin günlüğü tutun yani nerede, ne zaman ve ne yediğine dair.

Yeme Fobisi

Çok sık görülmemekle birlikte küçük yaştaki çocuklarda rastlanabilen yeme bozukluğudur. Yeme fobisi genelde çok nadir görülür ve yemekle ilgili travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkar. Örneğin boğazına mısır patlağı kaçması, zehirlenme sonrası kusma gibi durumlardan sonra ortaya çıkar. Daha öncesinde zehirlenme ya da boğulma gibi deneyimleri olan çocuklar tekrar aynı şeyleri yaşayacakları korkusuyla yemek yemeye karşı fobik tepki verebilirler. Çocuk bu durumda yemeği reddeder. Sadece sıvı besinler alır.

Neler Yapılabilir?

  • Yemek yemesi için çocuğunuzu zorlamayın
  • Yeme fobisi aşılması oldukça zor bir durumdur. Bu durumda mutlaka psikolojik destek alınması gerekir.

Aşırı Yeme

Aşırı yemenin çeşitli sebepleri olabilir. Psikolojik, davranışsal ve çevresel faktörler aşırı yeme davranışını tetikleyebilir. Can sıkıntısı, yorgunluk gibi duygular aşırı yemeği tetikleyebilir. Eğer anne veya baba duygularla baş etmek için aşırı yemeyi kullanıyorsa çocuk da duygularla baş etmek için aynı yönteme başvuracaktır. Tv seyrederken yemek, ayakta yemek, oyun oynarken yemek çocuğun ne kdr yediğini fark etmemesine sebep olacağı için yemeği sofrada ve yemeğe odaklanarak yemek aşırı yeme ataklarını önlemeye yardımcı olacaktır. Besinler konusunda yeterince bilgi sahibi olmama da çocuğun aşırı yemesine sebep olabilir. Diğer bir deyişle eger çocuk besinlerin vücuduna neler yapabileceğini bilmiyorsa yemeği kontrolsüzce yiyebilir. Çocuk ağladığı zaman anne ve baba çocuğa abur cubur veriyorsa çocuk da kendisini ii hissetmek için abur cubura odaklanır. Dolayısıyla abur cubur yemek kendisini duygusal açıdana tatmin etme yöntemine dönüşür.

Neler Yapılabilir?

  • Aşırı yemeyi önleyici faktörlerden bir tanesi anne ve babanın yeme davranışı konusunda iyi birer rol model olmasıdır. Duygusal problemleri yemek ile çözmeye çalışmama, fizyolojik ve duygusal açlığı birbirinden ayırmasını öğretmek ki bu da bedensel ipuçlarını dinlemeyi öğretmekle olur.
  • Çocuğunuz ağladığında veya üzüldüğünde ona sevdiği yiyeceği verip o şekilde teselli etmek yerine ona sarılın. Yoksa yemek çocuk için üzüldüğünde kendisini teselli etme aracı haline gelir ki bu da yetişkinlik döneminde hızla kilo almasına sebep olacaktır.
  • Yemeği ödül olarak kullanmayın. Yoksa hayatı boyunca yemeği bir ödül olarak görecek bu da yemekle sağlıklı bir ilişki kurmasını engelleyecektir.
  • Sofrada sohbet ederek yemek yeme çocuğun yemekle olan ilişkisini olumlu anlamda etkileyecektir. Ailece sofraya oturmaya özen gösterin. Sofrada TV ye odaklanmak yerine sohbet edin. Yalnız gergin konuları konuşmaktan kaçının.
  • TV karşısında, PC karşısında yemesine izin vermeyin. Yemek yerken yemeğe odaklanması açlık ve tokluk duygusunu algılamasına yardımcı olacaktır.

Yetişkin Psikolojik Danışmanlık

Anksiyete (Kaygı) Bozuklukları

Kaygılanmak Normal midir? 

Kaygı yaşamın normal bir parçasıdır. Herkes günlük yaşam içinde değişik konularla ilgili kaygı duyabilir. Yetişmesi gereken bir iş, sınav, sağlık, para, çocuklar ve aileyle ilgili sorunlar birçok insanı kaygılandırabilir. Aslında kaygı, bir ölçüde bizim günlük sorunlarla baş edebilmemiz için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike durumunda da hızlı karar verip kurtulmamızı sağlar. Normalde bu tür kaygı hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir.  

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nedir? 

Yaygın Anksiyete Bozukluğu (YAB) olan kişilerde ise “sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe durumu” söz konusudur. Aşırı endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkiler ve hatta olağan yaşam etkinliklerini sürdürmesini engeller. Bu kişiler her durumda olası en kötü sonucu düşünürler, herşey kendi denetimlerinin dışındadır, iyi bir olasılık ya da geriye dönüş mümkün değildir. YAB’da aşırı endişe ve kaygı genellikle sağlık, aile, para ya da iş gibi konularla ilgilidir. Denetlenemez nitelikte olan endişe hali en az altı ay boyunca hemen hergün vardır ve gün boyunca sürer.

YAB’nun yaşam boyu görülme sıklığı %5-6’dır. Başka bir deyişle, her 100 kişiden 5-6’sı yaşamlarının herhangi bir zamanın bu rahatsızlığı yaşayabilir. Yaşla birlikte kaygı duyarlılığı artar. YAB yaşlılıkta en sık görülen anksiyete bozukluğudur.  

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri Nelerdir? 

Gerçek bir neden yokken ya da nedeni olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı olan denetlenemeyen nitelikteki endişe hastalığın temel belirtisidir. Çoğu zaman kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkındadır, ancak endişelenmelerini denetleyemezler ve bir türlü sakinleşemezler. Çevrelerinde “aşırı evhamlı” olarak tanınırlar. Yorgunluk, dikkat bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü, en ufak sesle kolayca irkilme, uykuya dalamama ve gece sık sık uyanma diğer önemli belirtilerdir.

YAB’a sıklıkla sanki fiziksel bir hastalık varmışçasına kendini gösteren bazı bedensel belirtiler eşlik eder. Bu belirtiler: nedensiz yorgunluk, başağrısı ve kas ağrıları, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, terleme, tahammülsüzlük, bulantı, sersemlik hissi, sıcak basması gibi fiziksel yakınmalardır.  

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Nasıl Oluşur? 

Stresler YAB’ın gelişiminde önemli rol oynar. Çocukluk dönemi ve genç erişkinlik çağları arasında başlayan YAB, yavaş ve sinsi bir gelişim gösterir. Hastalığın belirtileri dönem dönem iyileşmeler ve alevlenmeler gösterir. Stresli yaşam olayları olduğunda belirtiler çoğunlukla kötüleşir. Hastalığın oluşmasında “kalıtsal etkenler, beyin nörokimyasındaki değişiklikler, kişilik özellikleri ve stres verici yaşam olayları” etkilidir. Hastalar yorgunluk, gerginlik, kas ağrısı ve başağrısı gibi bedensel belirtiler nedeniyle çoğu zaman psikiyatri dışı branş hekimlerine başvururlar ve doğru tanının konması ve uygun biçimde tedavi edilmesi gecikebilir.  

Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tedavi Edilebilir mi? 

YAB tedavi edilebilir bir hastalıktır.

İlk yapılması gereken bir psikiyatri uzmanına başvurmaktır. İlk başvuruda kapsamlı bir psikiyatrik değerlendirmenin yanı sıra, bu belirtilerin herhangi bir fiziksel hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için bazı incelemeler yapılacaktır.

Tedavi gören YAB’lı hastaların çoğunluğu tedaviden yarar görür. Psikoterapi ya da ilaç tedavileri uygulanabilir. Bu yöntemlerden birinin ya da birlikte uygulanmasının etkin olduğu gösterilmiştir. Hangi tür tedavinin size uygun olabileceğine doktorunuzla birlikte karar vermek yerinde olacaktır. Bir kişi için uygun olan bir tedavi, diğeri için uygun olmayabilir.

YAB tedavisinde antidepresan ve anksiyolitik ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar depresyonun ve başka anksiyete bozukluklarının tedavisinde de kullanılır. YAB’da etkin oldukları iyi bilinmektedir. Tedavinin amacı kaygı ve gerginliğin hızla tedavi edilmesidir. Tedavide kullanılan ilaçların ciddi yan etkileri ve bağımlılık riskleri yoktur. YAB’da kaygı gidermeye yönelik kullanılan benzodiyazepin grubu ilaçlar yeşil reçeteyle verilmektedir. Bu grup ilaçlar da ancak “doktorunuzun önerdiği dozlarda ve sürede” kullanıldığında etkili ve güvenli kullanılabilir.

İlaç tedavisinin etkisi birkaç haftadan önce başlamayacaktır. İlaç tedavisi belirtiler tamamen düzelene kadar sürmelidir. Tam düzelme sağlandıktan sonrada tedaviye en az 1 yıl daha devam edilmelidir

Bireysel Psikoterapi

Bireysel Psikoterapi, kişilerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunması amacıyla kişiye uygulanan tekniklerin genel adıdır. Psikoterapi ile bireyin psikososyal uyumu desteklenir. Bireysel psikoterapi ile kişinin yaşama daha iyi uyum sağlaması, kendi ve dış dünya hakkında daha olumlu bir algı geliştirebilmesi ve daha sağlıklı insan ilişkileri kurabilmesi amaçlanır. Hedef bireyle çevresi arasındaki uyumu en iyi şekilde sağlamak, kişinin zevk alma ve üretkenlik potansiyelini en üst düzeyde geliştirmek ve kendilerine ve başkalarına zarar verme potansiyelini en az düzeyde tutmak için çevresiyle birlikte, çevresi üzerinde, hatta kimi zaman çevresine karşı etkinlik göstermesidir. Psikoterapi ile duygusal çatışmaları çözümleme, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltma, ruhsal uyum düzeyini artırma, kişilerarası ilişkileri daha olgunlaştırma amaçlanır.
Bilişsel davranışçı terapi, insan davranışı ve duygulanımını inceleyen psikolojik modellerden yararlanılarak geliştirilen, bilimsel bir zemin üzerine kurulu, birçok psikiyatrik bozukluk ve geniş bir sorun alanında etkili olduğu kanıtlanmış bir psikoterapi türüdür.

Tedavide tedaviye gelen birey ile ile terapist çeşitli sorunları belirlemek ve anlamak için, iyileşmeyi hedef alan bir işbirliği içinde düşünce, duygu ve davranışlar arasındaki ilişkiler konusunda çalışırlar. Çeşitli hastalıkların yaşamı kısıtlayan etkileri hastayla birlikte saptanır. Bireyin hastalığı nedeniyle yapamadığı çeşitli aktiviteler tedavideki hedefler olarak belirlenir ve tedavi sonunda hastalığın yaşam alanlarında oluşturduğu kısıtlanmalar ortadan kaldırılarak yaşam kalitesinin iyileştirilmesi amaçlanır.
Kişinin kendi öz kaynaklarını kullanarak sıkıntı yaratan durumlarla başa çıkabilmesine yardımcı olacak becerileri kazandırmak asıl hedeftir. Özetle bilişsel davranışçı terapi sıkıntı yaratan belirtileri hedef alan, sıkıntıyı azaltmayı, düşünce biçimlerini yeniden gözden geçirmeyi ve sorun çözmede yardımcı olacak yeni stratejiler öğretmeyi amaçlayan etkililiğini araştırmalarla gösterilmiş bir psikoterapi türüdür.

Bilişsel davranışçı terapinin, aşağıda sayılan sık görülen psikiyatrik bozuklukların tedavisinde etkili olduğunu gösterilmiştir.

• Depresyon
• Anksiyete bozuklukları
• Obsesif kompulsif bozukluk
• Panik bozukluk
• Sosyal fobi
• Özgül fobiler
• Hipokondriyazis
• Travma sonrası stres bozukluğu
• Yaygın anksiyete bozukluğu
• Cinsel işlev bozuklukları
• Alkol ve madde kötüye kullanımı
• Yeme bozuklukları
• Somatoform bozukluklar
• Tik gibi çeşitli davranış problemleri

Cinsel Problemler (Vajinismus vs.)

Cinsel sorunların yüzde biri bedensel faktörlere dayanırken geri kalan ve neredeyse bütününü oluşturan büyük çoğunluğu bedensel değil psikolojik sebeplerden kaynaklanmaktadır. Cinsel problemlerin tedavisi mümkün olmasına rağmen çoğu kişi bu problemini yok saymaya çalışır ve tedaviden kaçınır.
Hem kadınlarda hem de erkeklerde cinsel problemlere çok sık rastlanır. Sebepler bireye özgü olsa da genellikle cinsel açıdan ailevi baskı altında yetişmiş kişilerde cinsel problemler kaçınılmazdır. Cinsellikle ilgili yanlış bilgilendirilmeler, yaşanmış kötü tecrübeler de cinsel sorunlara yol açabilir.

Kadınlar kültürel sebeplerden cinselliği konuşmaktan çekinmekte, ayrıca cinsel fonksiyon bozukluğuna rağmen cinsel hayatını devam ettirebildiği için de cinsel sorunu ile yaşamayı tercih edebilmektedir. Hatta bazı kültürlerde cinselliği sadece eşini n ihtiyaçlarını karşılamak için yaşayan, kendi cinselliğini önemsemeyen ve probleminin farkında olmayan kadınlar dahi vardır.

Kadının cinsel hayatını yönlendirmesinde erkeğin etkisi büyüktür. Kadında görülen cinsel problemlerin kaynağı sadece kadın değildir. Kadın başka bir takım sebeplerden cinsel soğukluk ve isteksizlik yaşayabilir fakat erkeğin bu konudaki yaklaşımı bu problemi n çözümüne yardımcı da olabilir, daha da kötüye gitmesine sebep de olabilir. Kadınlar da cinsel istek eşine karşı duyduğu sevgi, sevilme ve beğenilme hisleri ile doğru orantılıdır. Cinsel isteksizlik kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Kadının fizyolojik özelliklerinin yanı sıra aile içerisindeki sorumluluğunun daha fazla olması, eşinden destek görememesi, eşi tarafından kötü söz ve şiddete maruz kalması özellikle cinsel isteksizliğe yol açar.

Evliliklerinde cinsellik dışında başka problemleri olmayan çiftler bu sorunu kolaylıkla aşabilirken, problem önemsenmeyip tedavi süreci ertelendiğinde evlilikte başka iletişim ve uyum problemleri görülmekte; bu da her iki tarafın iş ve sosyal hayatını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu süreçte karşı taraf eşine anlayışlı davranmalı ve sabırlı olmalıdır. Eşinin baskısı ile tedaviye zorlanan kişilerde problemin çözümü çoğu zaman mümkün olmaz. Psikolojik sebeplerin ortadan kaldırılmasında kişinin kendini hazır hissetmesi ve çözümü konusunda istekli olması birinci koşuldur. Kişinin cinsel problemini fark etmesi için öncelikle özgüveninin yerinde olması ve cinselliği hak ettiğini düşünmesi gerekir
Cinsel hayatında sorun yaşayan kadınların bir kısmı bu sorunu kabullenip hayatlarını bu şekilde devam ettirmeye çalışırlar, fakat bu çözüm değildir ve başka sıkıntılar yaşamalarına sebep olur. Görülen en büyük etki mutsuzluk, huzursuzluk, tahammülsüzlük ve bunların getirdiği bir takım fiziksel rahatsızlıklardır ( baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, mide bulantısı, karın ağrısı, unutkanlık, çarpıntı, bayılma… gibi).

Kadınlar en sık görülen cinsel problemler;

  • Vajinismus (ilişkiye girememe),
  • Cinsel isteksizlik,
  • Orgazm olamama,
  • Cinsel tiksinti.

Özellikle ülkemizde olduğu gibi erkekliğin cinsellikle özdeşleştiği kültürlerde yetişen bir erkeğin cinsel problemini kabullenmesi daha zordur. Cinsellikte erkeğin aktif ve yönlendirici olması gerektiği düşüncesi de erkeğin kendini baskı altında hissetmesine ve performans kaygısı ile sorun yaşamasına sebep olabilmektedir. Erkeğin cinsel problemini kabullenmesi ve çözüm araması için zamana ihtiyacı olabilir. Bu süreçte ısrarcı ve sabırsız davranan kadınlar eşlerine yardımcı olamaz, aksine erkeğin bu konuda bir direnç geliştirmesine sebep olabilirler.

Cinsel sorunları olan bazı erkekler mastürbasyona yönelerek fiziksel ihtiyaçlarını gidermeyi tercih edebilirler. Fakat bu sağlıklı bir çözüm değildir. Kişi bir süre sonra bunu alışkanlık haline getirebilir ve eşiyle yaşadığı ilişki seyrekleşir. Cinselliğin seyrekleşmesiyle eşler birbirinden uzaklaşır ve her iki taraf da cinsel sorunu çözme isteğini kaybeder.
Erkeklerde görülen cinsel problemler;

  • Erken boşalma,
  • Sertleşme problemleri,
  • Cinsel isteksizlik,
  • Orgazm olamama.

Ruh sağlığının yanı sıra bedensel sağlığa dikkat etmek ve rahatsızlıkların tedavisini ihmal etmemek de cinsel hayatta yaşanan sorunları azaltmaya yardımcı olur. Genel sağlık durumu yerinde olmayan kişilerin ,( fazla kilo, eklem problemleri, ağız ve diş hastalıkları, cilt hastalıkları… gibi )cinsel problem yaşama ihtimalleri daha yüksek, problemlerini çözme şansları düşüktür. Bedensel rahatsızlıklar ruhsal sıkıntılara, ruhsal sıkıntılar da bedensel problemlere yol açtığından hem ruh hem de beden sağlığımıza önem vermemiz gerekir.

Cinsel problemine karşı duyarlı olmayan ve bu konuda tedaviden kaçınan kişilerin eşlerinde bir takım şüpheler oluşabilmekte (eşinin kendisini sevmediği, beğenmediği, eş cinsel olduğu, bir başkası ile kendisini aldattığı… gibi); bu şüpheler evlilikte aşılması zor sıkıntılara yol açabilmektedir. Oysa ki basit bir tedavi ile evlilik hayatınızı çıkmaza sokmaktan kurtarabilir ve mutluluğu yakalayabilirsiniz. Cinsel sorunlar her kültürde ve eğitim düzeyindeki kişilerde görülebilir. Cinsel sorununuzu kabul etmekten ve tedavi sürecinden kaçınmayınız.

Depresyon

Depresyon; evet gerçekten de nedir depresyon? Artık herkes “Depresyondayım” diyor. Aslında depresyon, temel belirtileri  isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Hastalığın üzerine basarak söylemek gerekirse, bir beyin bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde ortaya çıkan bir hastalıktır.

Depresif bozukluk hem vücudu, hem düşünceleri, hem de duygu durumunu (mood) etkileyebilir. Kişinin yemek yemesinden uyumasına, fiziksel dayanıklılığından sağlıklı düşünce üretebilmesine kadar her şeyini bozabilir. Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler (semptomlar) haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.

Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Kişinin çalışmak, yemek yemek, uyumak gibi günlük hayat etkinlikleri bozulur. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler.

Depresyon Türleri

Tüm depresyon türleri aynı değildir. Aynı zamanda klinik depresyon olarak bilinen majör depresyon ve distimi olarak da bilinen kronik depresyon en yaygın türdür. Fakat kendine özgü işaretleri, belirtileri ve tedavisi olan başka depresyon türleri de vardır.

Majör Depresif Bozukluk nedir?

Majör depresif bozukluk belirtileri şunlardır:

  • Çalışamama
  • Uykusuzluk
  • Yemek yiyememe
  • Bir zamanlar keyif alınan aktivitelerden artık zevk alamama
  • Depresif ruh hali
  • Çevrede gelişen olaylara karşı ilgisiz kalma

Majör depresyon veya klinik depresyon, normal günlük yaşamınızı engelleyebilir. Depresif semptomlar ıstıraba veya fonksiyon bozukluğuna sebep olur. Klinik depresyonda belirtiler kendiliğinden oluşur, ilaç yan etkisi veya uyuşturucu bağımlılığı ya da hipotiroit gibi tıbbi durumlar sonucu ortaya çıkmaz.

Kronik Depresyon veya Distimi nedir?

Kronik depresyon veya distimi uzun süredir devam eden (iki sene veya daha fazla) depresif ruh halidir. Kronik depresyon majör depresyondan daha az şiddetlidir ve kişinin günlük yaşamını engellemez. Distimi veya kronik depresyonunuz varsa, yaşamınız boyunca bir veya iki dönem majör depresyon geçirme olasılığınız vardır..

Atipik Depresyon nedir?

Atipik depresyonun belirtileri şunlardır: Aşırı yeme, aşırı uyuma, yorgunluk, reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet, olaylara karşı verilen reaksiyon olarak kötüleşen veya iyileşen ruh hali. Sıradan depresyonda ise yaygın üzüntü dikkati çeker.

Bipolar Depresyon veya Manik Depresyon nedir?

Bipolar bozukluk -bazen manik depresyon olarak da adlandırılır- klinik depresyon dönemleri ve aşırı coşku veya mani dönemleri arasında değişen karmaşık bir ruh hali bozukluğudur. İki alt türü vardır: bipolar I ve bipolar II. Bipolar I’de, hastaların en az bir manik dönem geçmişi vardır, buna bazen majör depresif dönemler eşlik edebilir. Bipolar II’de, hastaların en az bir majör depresyon dönemi ve en az bir hipomanik (hafif coşkun) dönem geçmişi vardır.

Mevsimsel Depresyon diğer depresyon türlerinden ne kadar farklıdır?

Mevsimsel afektif bozukluk olarak da adlandırılan mevsimsel depresyon, her sene aynı zamanda oluşur. Çoğunlukla sonbahar veya kış zamanı başlar ve ilkbahar veya yaz zamanı biter. “Kış sıkıntısı” veya “kapalı yerde kalma sıkıntısından” daha fazla şey ifade eder. Bunun nadir bir türüne “yaz depresyonu” denir, bahar sonu yaz başı başlar ve sonbaharda sona erer.

Psikotik Depresyon ciddi bir şey midir?

Psikotik depresyonda, psikozun sanrılı düşünceleri veya diğer semptomlarına depresyon semptomları eşlik eder. Psikotik depresyonla gerçeklikten kopulur. Hastalar halüsinasyon ve sanrılar deneyimler.

Postpartum (doğum sonrası) Depresyon nedir?

Yeni anne olanların % 75’i “bebek melankolisi” çeker. Fakat 10 anneden birinde postpartum depresyon adı verilen daha ciddi bir durum gelişir. Anne doğumdan sonraki bir ay içinde majör depresif dönem yaşadığı zaman postpartum depresyon tanısı konur. Ne tür depresyon semptomu gösterirseniz gösterin, doktorunuzla konuşmak önemlidir. Doğru bir tıbbi teşhis ve etkili bir tedavi depresyonla başa çıkmanızı sağlar.

Majör Depresyon (Klinik Depresyon)

Mutsuz ve umutsuz mu hissediyorsunuz? Klinik depresyon olarak bilinen majör depresyonunuz olması muhtemeldir. Majör depresyonu olanlar derin ve sürekli bir umutsuzluk ve çaresizlik hissi içindedir. Majör depresyonda, çalışmanızı, iş yapmanızı, uyumanızı, yemenizi ve arkadaşlar ve aktivitelerden zevk almanızı zorlaştıran semptomlara sahip olabilirsiniz. Bazı insanlar hayatlarında sadece bir kez klinik depresyon geçirir. Diğerleri bununla yaşamlarında birkaç kez karşı karşıya gelebilir.

Majör veya klinik depresyon nedir?

İnsanların çoğu hayatlarında bir yere kadar üzgün veya kötü hissedebilir. Fakat klinik depresyonda günün çoğunda, özellikle sabahları depresif ruh halinde olunur, DSM-IV’e göre -ruhsal sağlık durumlarına tanı koymakta kullanılan kılavuz- majör depresyonla beraber başka belirtilere de sahip olabilirsiniz. Bu belirtiler aşağıdakileri içerebilir:

  • Hemen hemen her gün yorgunluk veya enerji kaybı
  • Hemen hemen her gün değersizlik hissi ve suçluluk duygusu
  • Konsantrasyon bozukluğu, kararsızlık
  • Hemen hemen her gün insomnia (uykusuzluk) veya hipersomnia (aşırı uyuma)
  • Hemen hemen her gün hemen tüm aktivitelerde belirgin ilgi ve zevk azalması (anhedoni [haz yitimi
  • Psikomotor ajitasyon veya retardasyon (huzursuzluk veya yavaşlama)
  • Tekrarlanan ölüm veya intihar düşünceleri (sadece ölümden korkmak değil)
  • Belirgin kilo kaybı veya alımı (bir ayda beden ağırlığının % 5’inden fazla bir değişiklik)

Durumunuzun majör depresyon olarak görülmesi için, belirtilerinizden biri ya depresif ruh hali ya da ilgi kaybı olmalıdır. Belirtiler hemen hemen her gün ortaya çıkar ve günün büyük bir çoğunluğunda devam eder. Bu durum en az iki hafta boyunca sürdüğünde majör depresyon sınıfına girer.

Kimler majör depresyon riski altındadır?

Amerikan Ulusal Ruh Sağlığı Cemiyeti’nin bildirimlerine göre, majör depresyon Birleşik Devletler’deki 18 yaş üstü nüfusun % 6.7’sini etkilemektedir. Toplamda, % 20-25 arası hayatlarının bir döneminde bir majör depresyon devresi geçirmiştir. Majör depresyon yetişkinleri, gençleri, çocukları ve yaşlıları etkiler.

Kadınlar daha yüksek depresyon riski mi altındadır?

Kadınlar erkeklerden yaklaşık iki kat fazla majör depresyona sahiptir. Buluğ çağı, menstruasyon, hamilelik, düşük ve menopoz esnasında kadınlarda hormonal değişikliklerin majör depresyon riskini arttırdığı düşünülür. Majör veya klinik depresyon riskini arttıran diğer faktörler arasında evde veya işte artan sorumluluklar vardır. Çocuklarla, kariyerle, bağlılıklarla uğraşmak ve yaşlı anne veya babanın bakımıyla uğraşmak majör depresyon riskini arttırabilir. Tek başına çocuk büyütmek de riski arttıracaktır.

Erkeklerde majör depresyon işaretleri nelerdir?

Erkeklerde depresyon bildirimi daha azdır. Klinik depresyondan mustarip erkeklerin yardım istemesi veya deneyimleri hakkında konuşmaları bile düşük bir olasılığa sahiptir. Erkeklerde depresyon işaretleri; asabiyet, öfke, uyuşturucu ve alkol bağımlılığıdır. Duygularını bastırmaları, hem evde hem de dışarıda şiddet davranışıyla sonuçlanabilir. Majör depresyon hastalıklara, intihara ve hatta cinayete bile yol açabilir.

Majör depresyonu ne tetikler?

Herkesin bir klinik depresyon tetikleyicisi yoktur. Bununla beraber bazı genel majör depresyon tetikleyicileri şunlardır:

  • Ölüm, boşanma ve ayrılık nedeniyle sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü
  • Sosyal izolasyona yol açan kişiler arası farklar veya mahrumiyet hissi
  • Büyük yaşamsal değişiklikler—taşınma, mezuniyet, iş değişikliği, emeklilik
  • Partnerle veya iş yerindeki yöneticiyle olan ilişkilerde kişisel çatışma
  • Fiziksel, seksüel veya duygusal istismar

Bazı ailelerde majör depresyon nesilden nesile geçer. Bununla beraber aile geçmişinde depresyon olmayanlarda da majör depresyon görülür.

Majör depresyon nasıl teşhis edilir?

Bir sağlık uzmanı -doktorunuz veya bir psikiyatrist- tam bir tıbbi değerlendirme yapacaktır. Uzman sizin ve ailenizin psikiyatrik geçmişi hakkında sorular soracaktır. Muhtemelen bir depresyon görüntüleme testi de yapabilirsiniz. Kan testi, röntgen veya diğer laboratuvar testleri majör depresyona tanı koyamaz. Bununla beraber, doktorunuz depresyon belirtileri gösterebilecek başka bir durum olup olmadığına açıklık getirmek için bazı kan testleri isteyebilir. Örneğin, hipotiroidizm depresyonla benzer belirtilere sahiptir. Alkol kullanımı veya bağımlılığı, bazı ilaçlar, felç veya yasa dışı ilaçların kullanımı da depresyon belirtilerine neden olabilir.

Majör depresyon nasıl tedavi edilir?

Majör veya klinik depresyon ciddi, fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır. Doktorunuz muhtemelen size antidepresan reçetesi yazacaktır. Aynı zamanda bir konuşma terapisi olan psikoterapiyi de önerecektir. Bazen antidepresanın etkisini arttırmak için diğer ilaçlar da ilave edilir. Belirli ilaçlar bazı insanlara daha yararlıdır. Doktorunuzla beraber yaşam tarzınıza uyan bir tedavi bulmak için konuşmak önemlidir. Doktorunuzun sizin için hangisinin daha iyi olacağını anlaması için farklı ilaçları farklı dozlarda denemesi gerekebilir. İlacın yetersiz olduğu zamanlarda, depresyon için başka tedavi yolları da vardır; Elektrokonvulsif Terapi gibi, buna EKT veya şok terapi de denir.

Majör depresyon önlenebilir mi?

Bir kez bir majör depresyon dönemi yaşadıysanız, bir sonraki için yüksek risk altındasınızdır. Bir başka depresyon dönemini önlemenin en iyi yolu, tetikleyicilerin veya majör depresyon sebeplerinin bilincinde olmaktır. Ayrıca majör depresyon belirtilerini bilmek ve bu belirtilerden herhangi biri sizde varsa erkenden doktorunuzla konuşmak oldukça önemlidir.

Kariyer Planlama

İşinizde mutsuz musunuz? Şu an bulunduğunuz işte geleceğiniz olmadığını mı düşünüyorsunuz? İlk işiniz mi? Günümüzde hızla değişen iş koşullarına ve kurallarına ayak uydurmak mı istiyorsunuz?

Yapmanız gereken ilk şey, oturup geleceğiniz ile ilgili bir kariyer planı yapmaktır. Kariyer planı kariyerinizde ulaşmak istediğiniz hedefe ulaşmanızı kolaylaştıracak bir haritadır.

Kariyer planı iş hayatınız boyunca bir çok farklı aşamada faydalı olacaktır, örneğin iş yerinizde (bulunduğunuz departmanın kapanması, firmanızın satılması…vb.) ya da özel hayatınızda karşınıza çıkacak ani bir değişiklikte çok işinize yarayacaktır. Böylece ihtiyacınız olduğunda, fazla endişelenmeden hazırlamış olduğunuz plana ve stratejilerinize göz atabileceksiniz.

Kariyer planlamada dikkat etmeniz gereken ilk şey gerçekten ne yapmak istediğinize karar vermektir. Karar verdikten sonra yapmanız gereken işlemler sandığınızdan çok daha kolay olacaktır. Ne istediğinize karar vermenin yolu kendinizi tanımaktan geçer. Kim olduğunuzu, neleri yapmaktan zevk aldığınızı, bilgi ve becerilerinizi, başarılı olduğunuz alanları bilmelisiniz. Kendi kendinize yapacağınız değerlendirmelerin yanı sıra, çevrenizde size yakın olan insanlar da bu konuda size çok yardımcı olacaklardır.

Kariyer Planı nasıl yapılır?

Genel Bakış: İlk aşamada sizin için anlamlı olan bir süre içinde (6 ay, 3 yıl, 10 yıl)  ulaşmak istediğiniz hedef ile ilgili kararlarınızı vermelisiniz. Nereye ve ne zaman ulaşmak istediğiniz konusunda kararlı olmalısınız. Her an planınızın önüne çıkacak engellerle karşılaşabilirsiniz. Bu çalıştığınız firmanın iflas etmesinden, eşinizin başka bir şehirde iş bulmasına kadar her şey olabilir. Bunlar için her zaman hazırlıklı olmalısınız. Her zaman yedekte bir B planı bulundurmakta fayda var.

Sektör Belirleme: Bir sonraki adım sektör belirlemek olmalıdır. Hangi sektörlerin ve firmaların geleceği olduğunu ve bunlardan hangilerinin size ihtiyacı olabileceğini tespit etmelisiniz. Tabi bunu yaparken niteliklerinizi, bilgi ve becerilerinizi göz önünde bulundurmanız, mezun olduğunuz bölüm olmasa bile ilgili olduğunuz ve kendinize güvendiğiniz alanı belirlemeniz gerekir.

Pazarlama Planı: Size uygun sektörü ve mesleği bulduktan sonra, veya çalıştığınız iş sizi tatmin etmiyorsa; bilgi, beceri ve deneyimlerinizi kullanabileceğiniz pozisyonlar için bir plan geliştirmelisiniz. Neler yapabileceğinizi, nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini yavaş yavaş kafanızda oluşturmalısınız.
Güçlü ve zayıf yanlarınızı belirleyin:Önemli olan güçlü taraflarınızı arttırmak ve zayıf taraflarınızı en aza indirgemektir, ama bunu başarabilmek için once güçlü ve zayıf yönlerinizin neler olduklarını bilmeniz gerekir, ve bu her zaman söylendiği kadar kolay değildir. Kendinizi dinlemeniz ve bunu mümkü olduğunca  tarafsız, kendinizi korumadan yapmaya çalışmalısınız. Yardım almak için çevrenizdeki insanlara, yakınlarınıza sorabilirsiniz. Bunlar size kendiniz hakkında yeni bir fikir kazandırabilir.

Konumlandırma: Yaptığınız işte iyi olmak için, ne yaptığınızı biliyor olmanız gerekir. ‘Konumlandırma’  kim olduğunuz, kendinizi nerede görmek istediğiniz, becerileriniz, sektöre ve firmaya ne kadar uygun olup olmadığınızdan oluşan bir paragraftır. Bir paragrafta kariyer hedefinizi açıklayan bir yazı yazmanız hedefinizi netleştirmek ve gerçekleştirmek açısından önemlidir.

Hareket Planı: Önümüzdeki bir iki sene içinde ne yapmak istediğinize karar verdiğinize göre, artık sıra bunu yerine getirmek için kullanacağınız taktikleri belirlemeye geldi. Araştıra yapabilir, sektördeki uzmanlarla konuşabilir ve yapmayı planladığınız işde başarılı olmuş olan insanları inceleyebilirsiniz. Öncelikle ilgili sektör ve belli başlı firmalar ile ilgili detaylı bilgi edinmelisiniz, daha sonra tanıdıklarınız veya onlar aracılığıyla başkalarıyla görüşmekte büyük fayda vardır, fakat birden fazla kişiyle görüşmeye ve onlarla aranızdaki farklılıkları göz ardı etmemeye özen gösterin.

 

Finans Planı: Kariyer planında yapacağınız değişiklikler finansal durumunuzu etkileyebilir. Başınıza gelebilecekleri önceden düşünmeniz ve çözüm yolları üretmeniz önerilir.

Özet: Ne kadar sıklıkla durup, kariyer haritanıza ve koşullarına göz atarsanız sizin için o kadar faydalı olur. Eğer planlamaya yeni başladıysanız, her hafta, eğer daha rahat bir süreç içindeyseniz, ayda bir defa kariyer planınızı gözden geçirmeniz tavsiye edilir.

Önemli olan planınızı gözden geçirmek için belirli bir aralık belirlemiş olmanızdır, böylece daha sistemli ve planlı ilerleyebilirsiniz.

Kariyer Planlamada En Çok Yapılan On Hata Nedir?

Kariyer planınızı yapacaksınız ama biraz daha ipucuna ihtiyacınız var. Kariyer planınızı yaptınız. Bir süredir uyguluyorsunuz fakat bir türlü hiçbir şey istediğiniz gibi olmuyor. Kariyer planınızın işe yaramadığını düşünüyorsunuz. Hatanın nerede olduğunu merak ediyorsunuz. İşte size kariyer planlama sırasında en sık yapılan on hata…

Hata 1: Kısa dönemli maddi ihtiyaçlarınızı ve uzun dönem hayat/kariyer hedeflerinizi birleştirerek, her ikisini de aynı zamanda karşılamaya çalışıyorsunuz. Daha güvenli maddi altyapınızı sağlamadan üzerine bir şeyler kurmak istiyorsunuz.

Hata 2: Çabuk ya da geçici çözümler arıyorsunuz. Örneğin; cevabı bulmak için bir fikirden diğerine atlıyorsunuz. Unutmayın ki; tatmin edici ve prestijli bir kariyer sahibi olmak zaman, sabır ve iyi bir plan gerektirir.

Hata 3: Kişisel tatmininizi sağlamak için kendinizi tanımadan ve ne istediğinizi bilmeden başarıyı dış dünyada arıyorsunuz.

Hata 4: Kariyer gelişimi sürecini hiç kimseden ve hiçbir yardım almadan ilerletmeye çalışıyorsunuz.

Hata 5: Kendi doğrularınızı uygulamak yerine ailenizin veya başkalarının ‘-meli, -malı’ larına uymaya çalışıyorsunuz. Belki de, ne istediğinizi bilmeden ve araştırmadan dış faktörlerin katkılarıyla kendinize bir yön seçmeye çalışıyorsunuz.

Hata 6: Para kazanmanın tek yolunun şimdiye kadar yaptığınız şeyi yapmaya devam etmek olduğunu sanıyorsunuz.

Hata 7: Sadece ilanları takip ediyor ve yöntemleri, girişimci pazarlama metodlarını göz ardı ediyorsunuz. Unutmamalısınız ki; iş arama sürecinize ne kadar çok insanı katar, ne kadar çok bağlantı kurarsanız, hem aradığınız pozisyona ulaşmanız o kadar kolay olur, hem de bakış açınız o kadar genişler.

Hata 8: Başarılı olamadığınız veya ilerleyemediğiniz için kendinizi, başkalarını, geçmiş olayları veya durumları suçluyorsunuz. Bu yüzden de kendinizi bir kurban gibi görüp hayatınızın sorumluluğunu üzerinize almıyorsunuz.

Hata 9: Kendinize güveniniz eksik oldğu için veya ne istediğinizden emin olmadığınız için harakete geçmiyorsunuz.

Hata 10: Sadece ne yapacağınıza karar vermiş olduğunuz için bundan vazgeçemeyeceğinizi ya da değiştiremeyeceğinizi düşünüyorsunuz.

Kayıp / Yas

Kayıp ve Yas Süreci

İnsanların çoğunun konuşmaktan kaçındığı hüzünlü ve ağır bir konudur kayıp ve yas. Çoğumuz ölümden korkar, onu düşünmekten kaçınır, kendimizin ve sevdiklerimizin sonsuza kadar yaşayacağını varsayarız. Ancak er ya da geç ölüm yaşamımıza girer ve sevdiklerimizi yitiririz. Bu yüzden ölümle ve sonrasında yaşanan kederle nasıl başa çıkabileceğimizi öğrenmek önemlidir.

Neden Ölüm Korkusu?

Ölümden korkmanın birkaç nedeni olabilir:

•  Yaşam etkinliklerinin değişmesi.

•  Ölümün aile üyeleri ve arkadaşlar üzerindeki yıpratıcı etkisi.

•  Kötü bir ölümden duyulan korku.

•  Ölümden sonra yok olma korkusu.

•  Ölümden sonraki bilinmezliğin korkusu.

Kaybetmenin Etkisi: Yas Süreci

Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde keder içinde yaşanan sürece yas denir. Kaybı kabul etmemiz, kendimizi toparlamamız zaman alır ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen acı dolu bir dönem geçiririz. Bir insanı kaybetmenin ve kaybının acısını çekmenin yaşamın doğal bir parçası olduğunu anlamaya çalışmak yas süreci biraz kolaylaştırabilir.

Kaybınızı kabul etmeyi öğrenin, yitirdiğiniz kimse geri gelemez. Trajik olaylarla baş etmeyi sağlayan içinizdeki güce inanın. Bu yaşantının ileride karşılaşacağınız diğer zor olaylarla başa çıkmanıza yardımcı olacak nitelikte bir gelişim süreci olmasına çalışın.

Yas süreci çoğu zaman aşağıda sıralanan aşamalardan geçerek gelişir:

İnkar ve şok. Başlangıçta, sevdiğimiz birinin ölümünü kabul etmek zordur, ölümün gerçekliğini inkar edebiliriz. Yakınınızın ölümüyle ve genel olarak ölümle ilgili duygularınızı yakınlarınızla paylaştıkça, kabullenmek kolaylaşır.

Pazarlık. Çoğu kimse ilahi bir pazarlık yapmaya çalışır. Bu pazarlıkta, genellikle yaşamın eğlenceli ve zevkli bir bölümü, kaybedilen insanın geri gelmesi için sunulur. Burada halen ölümün geri dönülmezliğinin bir çeşit inkarı vardır. Yapılan hiç bir hesabın yaşananı değiştirmeyeceği kaybın gerçekliği kendisini gösterdikçe fark edilir.

Kızgınlık. Sizi geride bırakıp gittiği, yaşamdayken yaptığı ya da yapmadığı şeyler için ölene kızgınlık duyabilir, bu kızgınlığınızı başkalarına yöneltebilirsiniz. Ölen birine kızgınlık duymak sizi dehşete düşürebilir, oysa onları kabul ederek ve paylaşarak zaman içinde daha az kızgın olursunuz.

Suçluluk. Bir yakınınızı kaybettiğinizde, onunla yaptığınız ya da yapmadığınız şeylerden ötürü pişmanlık ve suçluluk hissedebilirsiniz. Yaşananları değiştiremezsiniz, hata yapmış olsanız da insani yanınızı kabul edin, kendinizi affedin.

Adalet arama. Bu aşamada en çok sorulan soru şudur: “Neden ben?” Ölümün adaletsizliğine karşı çıkar ve yaşadığınız kaybın bir şeyin bedeli olup olmadığını anlamaya çalışır, bulamayınca isyan edebilirsiniz. Ölümü hak edilecek bir ceza değil, yaşamın akışının bir parçası olarak görmeye çalışın.

Depresyon. Başlangıçta büyük bir kayıp ya da boşluk hissi yaşayabilirsiniz. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu ve sosyal çevreden uzaklaşma bunu izleyebilir. Yas tutan biri olarak eski halinize dönmek ve sosyal çevrenizde olup bitenlerle eskisi gibi ilgilenmek zaman alabilir. Unutmayın ki bu aşamada cesaret verme ya da güven tazeleme gibi teselliler değil, acıya saygı ve sosyal destek yardımcı olur.

Yalnızlık. Kaybınız nedeniyle sosyal yaşamınızda oluşan değişiklikler, kendinizi yalnız ve korku içinde hissetmenize neden olabilir. İnsanlarla görüşür, yeni arkadaşlar edinirseniz, bu duygularınız zamanla azalır.

Kabullenme. Kaybı kabullenme, ondan mutluluk duymak demek değildir. Kaybedileni unutmak ya da önemsememek de değildir. Tam tersine, durumun gerçek olduğunu teslim ederek, onunla başa çıkmaya çalışırsınız.

Umut. Zamanla hatırlamanın daha az acı verdiği bir noktaya gelecek, geleceğe ve daha güzel günlere umutla bakmaya başlayacaksınız. Değiştiremeyeceğimiz gerçeklerle başa çıkmada kendinize zaman tanıyın.

Kayıpla Birlikte Yaşamayı Kolaylaştırabilen Yollar

Anonim Alkolikler arasında yaygın olan şu deyiş kayıp gibi değiştirilmesi mümkün olmayan yaşam olaylarına bakışınızı olumlu etkileyebilir:

“Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmem için güç, değiştiremeyeceklerimiz kabul edebilmem için dinginlik, bu ikisini birbirinden ayırt edebilmem için bilgelik ver.”

Aşağıda sıralananlar dinginlik kazanmada size yardımcı olabilir:

•  Yalnızlık, kızgınlık ve üzüntü gibi duyguları açıkça ve dürüstçe arkadaşlarınızla, ailenizle ve yakınlarınızla tartışın.

•  Umudunuzu koruyun.

•  Eğer dinsel inançlarınız sizin için önemliyse, bir din insanıyla inançlarınız ve duygularınızla ilgili konuşun.

•  Kaybınızla ilgili yaşantılarınızı paylaşabileceğiniz bir destek grubuna katılın.

•  Kendinize iyi bakın. Bedeninize özen gösterin. Dengeli beslenin. İyi dinlenin.

•  Kendinize sabırlı davranın. İyileşmek zaman alır. Bazı günler kötü, bazıları ise iyi olacaktır.

Kayba Uğramış Birine Yardım

•  Kayba uğramış arkadaşınıza yardımcı olmak için onun yanında olun, acısını paylaşın, saygı duyun, ancak cesaret ve güven veren telkin ve tesellilerden uzak durun. Bunlar işe yaramaz.

•  Arkadaşınızı üzmemek niyetiyle kayıpla ilgili konuşmaktan kaçınmayın. Tam tersine, o istemediğini belirtmediği sürece durum hakkında konuşun. Konuşmaktan kaçınmak o duyguyu yok etmez, tersine pekiştirir.

•  Konuşmada yaşananlarını kolaylaştırma amacıyla kaybı hafife almaya çalışmayın, kayıp gerçeğine uygun, onu önemseyen bir tutum gösterin.

•  Arkadaşınıza verdiğiniz önemi gösterin. Dikkatli dinleyin ve onun duygularına ve inançlarına olan saygınızı belli edin. Onunkine benzer olan duygu ve deneyimlerinizi paylaşın. “Seni çok iyi anlıyorum” gibi içi boş sözlerden kaçının.

•  Eğer depresyonun belirtileri çok ciddi ise ve arkadaşınız günlük etkinliklerini sürdüremiyorsa, bir uzmandan yardım alması için ona destek olun.

Kişilik Bozuklukları

Kişilik bozuklukları uzun dönemli, şiddetli ve dirençli düşünce ve davranış kalıplarıyla karakterize olmuş zihinsel bozukluklar sınıfıdır. Kişilik bozukluklarının tanımlanması ve kategorize edilmesi zordur. Kökeni kalıtsal veya çevresel olabileceği gibi, hem kalıtsal hem de çevresel olabilir. Kişisel bozuklukların tanımında kişinin içinde bulunduğu kültürel ve sosyal ortam çok önemlidir. Bir durumun kişilik bozukluğu olarak teşhis edilmesi için kişisel ve/veya sosyal yaşamında önemli oranda sıkıntı ve bozukluğa yol açacak bir davranış düzeni bulunmalıdır.

Kişilik problemleri çok çeşitlidir. Ancak hepsinin sergilediği ortak yan, dış dünyanın taleplerini ve sınırlamalarını kabul etme yeteneğinin noksanlığıdır. Bu bozukluklar kişinin davranışlarını, ailesiyle veya işteki ve eğlencedeki insanlarla ilişkilerini etkiler.

Bir kimseye kişilik bozukluğu teşhisi konulmadan önce, doktorların kişilik bozukluğu değişiklikleri araştırmaları ve bulunmadığını belirlemeleri gerekir. Ekseriyetle kişilik bozukluğu olanların çocukluk döneminde duygusal problemleri olmuştur.

Kişilik bozukluğu bulunanlardan ancak beşte biri psikiyatrik destek ve tedavi istemektedir. Çoğu, evlilikte, düzgün bir iş hayatı yürütmekte ve arkadaşlıklarında, uzun zaman devam eden zorluklar yaşar.

Bu kişilik bozukluğu olan kimseler ekseriyetle problemlerinin sebebinin farkında değillerdir. Kendi davranışları ve düşünceleri yüzünden başkalarını suçlarlar. Tedavi genellikle psikoterapi yoluyla yapılır. Ancak arada sırada ilaç kullanılır. Terapinin anahtarı güven duyulan bir ilişki kurabilmektedir. Tedavi uzun sürebilir ve çıkmazlara girebilir.

Panik Atak / Fobiler

Panik Atak Nedir?

Panik Atak (PA) çarpıntı, terleme, titreme, boğulma ya da nefes alamama hissi, göğüste ağrı veya sıkışma, bulantı, karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik gibi bedensel duyumlarınolağan dışı yoğunluktahissedildiği, beraberinde kontrolünü kaybetme, delirme korkusu ya da ölüm korkusu ile karakterize bir süreçtir. Atak ani başlangıçlıdır ve genellikle hızlı bir şekilde, 10 dakika veya daha kısa bir sürede doruk noktasına ulaşır. Panik Atakları yaklaşık olarak 15-20 dakika sürelidir. Ancak bazen yalnızca 1-2 dakika, bazen de bir saatten daha uzun olabilir. Panik atağı başta fobiler olmak üzere diğer bir kısım psikiyatrik bozukluklarda da görülebilir. Ancak bunlar stres etkeni ile karşılaşma ya da karşılaşma olasılığı sonucunda ortaya çıkar.

Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

  • Kalp çarpıntısı ya da göğüs ağrısı
  • Nefes almada güçlük
  • Bayılacakmış gibi hissetme
  • Terleme
  • Midede rahatsızlık, kusacakmış gibi hissetme
  • Vücutta titreme ve halsizlik
  • Kontrolünü kaybetme korkusu
  • Çevreyi gerçek değilmiş gibi algılama
  • Ölüm korkusu ya da aklını kaybetme korkusu

Panik Atak Hangi Sebeplerle Oluşur?

  • Zayıf beslenme alışkanlıkları, düzensiz beslenme ve katı diyetler sonucunda ortaya çıkabilecek değişken kan şekeri düzeyi atakları tetikleyebilir.
  • Aşırı sık nefes alıp verme panik belirtilerini başlatır. Stres altındayken nefes farkına varmadan sıklaşır.
  • Sindirim sorunları ve besin alerjileri paniğe sebep olabilir.
  • Antidepresan ilaçlar özellikle kullanımına başlanan ilk hafta panik atakları ortaya çıkarabilir.
  • Kafein, sigara, alkol ve bazı uyuşturucular (LSD, esrar ve kokain gibi) panik ataklara sebep olabilirler.
  • Sakinleştirici etkisi olan herhangi bir ilacı ani olarak bırakmak panik atağın ortaya çıkmasına yol açabilir.
  • Amfetamin, kortizon ve astım tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da panik atakları tetikleyebilir.
  • Denge, koordinasyon, işitme ve görme zorlukları kişinin stres düzeyini artırarak panik ve agorafobiyi tetikleyebilir.
  • Bedensel ağrılar panik atağı tetikleyebilir.
Psikolojik Değerlendirme

Normal ve anormal davranışın belirlenmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan psikolojik değerlendirme, doğal gözlem, klinik görüşme, detaylı kişisel öykü, geçmiş klinik raporların taranması ve psikolojik testlerin yorumlanmasını kapsamaktadır. Bunların içerisinde, kişi işe ilgili görece kısa zamanda, standart ve güvenilir bilgi veren psikolojik testler, günümüzde, farklı amaçlar için sıklıkla kullanılmaktadır.

Psikolojik test ve envanterler, çocuk, genç ya da yetişkin davranışlarının, becerilerinin, kişilik özelliklerinin ve bilişsel özelliklerinin standart koşullar altında gözlemlenmesi ve tanımlanması anlamına gelir. Test sonuçları, çoğu zaman sayılarla gösterilir ya da belli sabit ölçütlere göre değerlendirilir ve kişinin o alandaki profilini ortaya çıkarır.

Takıntılar / Tekrarlar

Takıntılar ya da tıbbi literatürde daha yaygın kullanım şekliyle obsesyonlar, kişiyi rahatsız eden, tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünceler, duygu veya dürtülerdir. Kişi çoğunlukla obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır ancak yine de bu düşünceleri zihninden atmakta zorlanır. Çoğunlukla takıntılara kompülsiyon (zorlantı) dediğimiz bazı davranışlar eşlik eder. Kompülsiyonlar, kişinin takıntısından kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için ona istinaden yaptığı veya yapmak zorunda hissettiği tekrarlayan davranışlar veya düşüncelerdir. Bu nedenle hastalık psikiyatride obsesif-kompülsif bozukluk olarak tanınır.
En çok rastlanan obsesyon bulaşma (herhangi bir hastalık veya tiksinilen bir nesneye temas vb) ve buna mukabil ortaya çıkan temizlenme kompülsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir kısmını yıkanarak veya bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir. Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı şüphedir (soba açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?). Bu şüpheler ise kontrol kompülsiyonuyla beraberdir. Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca eve geri dönülebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkılabilir veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına aynı yazı yüzlerce kez kontrol edilebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olana kadar defalarca tekrar edilebilir. Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel, dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim?), kötülük veya kötü bir şey yapacağından korkma takıntısı, kontrolü kaybedebileceğinden korkma, her şeyin yerli yerinde ve düzgün (simetrik) olması takıntıları da klinikte sık görülen takıntılardandır.
Şunu mutlaka söylemek gerekir ki her takıntı hastalık değildir. Günlük hayatında ’masumane’ takıntıları olan ve bunları senelerdir sürdüren birçok insan vardır. Ayrıca titizlik, tertiplilik, kontrolcülük, kuralcılık gibi bir takım kişilik özellikleri birçok zaman insana faydalı olabilen ve hayatını daha kaliteli ve başarılı yaşamasına neden olan özelliklerdir. Ancak kişi takıntıları nedeniyle günlük hayatında, işyerinde ve sosyal çevresinde birtakım sorunlar yaşamaya başlıyorsa, bu takıntılar hayatının önemli bir kısmında karşısına zorluk olarak çıkıyor ve önemli zamanını almaya başlıyorsa o zaman psikiyatrik tedaviyi gerektirir bir durum var denilebilir. Örneğin takıntılı kişi kapıyı kontrol edeyim derken her sabah işyeri servisini kaçırmaya başladıysa veya temizlik için banyoda geçirdiği vakit normal sınırların ötesine geçtiyse (örneğin her seferinde yarım saatten fazla banyoda kalıyorsa) veya hayatını bu takıntıların gereklerini yerine getirmek üzere düzenlemeye başladıysa (örneğin kapı kollarını tutmak için eldiven taşımak, başkasının oturduğu koltuğa oturmamak için şilte bulundurmak vb.) hastalık aşamasına gelmiş demektir ve tedavisi gerekir.

Yeme Bozuklukları

1-Yeme Bozuklukları nedir?  Psikiyatrik bir hastalık mıdır?
Yeme Bozuklukları anoreksiya nervoza , bulimiya nervoza ve son yıllarda tanımlanan tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların içinde yer aldığı bir tanı grubudur. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

2- Anoreksiya nervoza  nasıl bir psikiyatrik hastalıktır?
Anoreksiya nervozadaki temel belirtiler;  zayıf bir bedene sahip olma arzusu, kilo almaktan aşırı korku, beden imgesinde bozukluk ve adet kesilmesidir.  Hasta kilo kaybetme amacıyla özel davranış biçimleri geliştirir. Hastaların yaklaşık yarısı bütün yiyecek alımını ileri derecede azaltarak kilo kaybeder. Bazıları yoğun egzersiz yapar. Hastaların diğer yarısı sıkı diyet uygular, ara sıra kontrol kaybederek tıkınırcasına yemek yer ve ardından bu yediklerini kusarak çıkarır. Hastalar aldıkları besinlerin kilo yapıcı etkisini azaltmak için laksatif (ishal yapıcı) , diüretik (su atıcı) gibi ilaçlara da baş vurabilirler. Sonuçta hasta, sağlığını tehdit edecek ölçüde zayıflamıştır.

3- Bulimiya nervoza  nasıl bir hastalıktır?
Bulimiya nervoza aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu bir yeme bozuklukları tablosudur. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurur. Ancak bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

4- Yeme bozuklukları ne sıklıkla görülür? Erkeklerde görülür mü?
Genç kızlarda anoreksiya nervozanın binde bir, bulimiya nervozanın  yüzde bir  olduğu bildirilmektedir. Erkeklerde seyrektir. Klinik örneklerde erkek kadın oranı,1/10 dur.

5- Yeme bozukluklarının nedenleri nelerdir?
Yeme bozuklukları için özgün bir neden bilinmemektedir. Anoreksiya nervozanın başlangıç yaşı göz önüne alınırsa hastalığı ergenlik değişimleri ve bu değişimlere uyum sağlamaktaki yetersizlikle açıklamak uygun gelebilir. Yine bu hastalıkların belirgin bir şekilde kadınlarda daha çok görülmesi hastalığın gelişiminde kadınlık psikolojisinin önemini vurgulamaktadır. Sosyal değişimler de özellikle bulimiya nervozanın gelişiminde rol oynamaktadır.

6- Günümüz toplumsal ve kültürel değişimleri yeme bozukluklarını nasıl etkilemektedir?
Bu bozuklukların gelişimi için güncel açıklamalar çok yönlüdür, diyet yapma davranışının yeme bozukluklarının gelişimine yol açan ortak uyarıcı olduğu vurgulanmaktadır. Modern toplumlarda ince bedene sahip olmak kabul görmektedir. İsteyerek diyet yapanların çoğunluğu daha çekici olma amacındadır. İsteyerek diyet yapanların bir diğer grubu mankenler, dansçılar, balerinler, sporcular, jokeyler gibi iş yaşamlarında rekabetin önemli olduğu kişilerdir ve yeme bozuklukları geliştirme riskleri yüksektir. Bazı kadınların profesyonel ve sosyal taleplerle başa çıkamayıp, çatışma yaşadıkları ve bedensel uğraşlara yönelerek diyet yaptıkları varsayılmaktadır.

7- Bir anoreksiya nervoza hastası nasıl dikkati çeker?
Hastalar karbonhidrat ve yağ içeren gıdalar başta olmak üzere gıda alımını tamamen azaltır. Aşırı hareketli olabilir veya egzersiz yaparlar. Çoğunluğu gıda ile zihinsel düzeyde uğraşır, yemek tarifleri toplar, aileleri için özel yemekler yapar. Karbonhidratlı yiyecekleri saklar, cepte, çantada taşıyabilir. Kilo almadığına inanmak için aynaya uzun uzun bakar. Bazıları kendini tamamen şişman algılarken bazıları zayıf olduğunu, ancak karın, baldır, kalça gibi bazı bölgelerin şişman olduğunu kabul eder. Zayıflıklarının tehlikeli boyuta geldiğinin farkına varmaz. Kendilerinin etkisiz olduğunu hisseder, kilo kaybetme etkileyici bir başarı demektir ve öz saygıları ile kontrol duygusunu güçlendirir. Kendilik değerleri zayıflıklarına bağlıdır. Tedavi talebi azdır. Sıklıkla cinsel uyum kötüdür. Çoğu anorektik ergenin psikososyal cinsel gelişimi gecikmiştir ve erişkinlerde hastalığın başlaması ile cinselliğe ilgi çok azalmıştır.

8-Anoreksiya nervozadaki fizyolojik ve metabolik değişiklikler nelerdir?
Bu değişiklikler, açlık durumu veya çıkarma davranışlarına bağlıdır ve geri dönüşümlüdür. Kan tablosundaki bozukluklar görülür. Çıkarma davranışları sonucu düşük potasyum düzeyleri gelişir. Bu durumda kalple ilgili sorunlar çıkabilir. Elektrolit bozukluğu olanlarda güçsüzlük, uykuya eğilim,  kalp ritm bozuklukları vardır. Kalp ritmindeki bozukluklar kalp durmasına yol açarak ani ölüm nedeni olabilir. Karaciğerde yağlanma görülebilir. Serum kolesterol düzeyleri yükselebilir. Diş çürümeleri, kuru cilt, tüylenme, osteoporoz, kırıklar,  midedeki boşalmanın gecikmesi, kabızlık, tiroid metabolizmasının düşmesi, düşük beden ısısı diğer biyolojik komplikasyonlardır.

9- Bir bulimiya nervoza hastası nasıl fark edilir?
Bulimiya nervoza genellikle bir yıl ya da daha uzun süreli diyet yaptıktan sonra gelişir. Diyet yaparak kilo kaybedilir veya başarılı olunamaz, ancak kilo kaybı, asla anoreksiya nervoza tanısı koyduracak nitelikte değildir. Yemeyi kısıtlama,tıkınma atağına yol açabilir, bunlar da karında rahatsızlık hissi, kendini kusturma veya sosyal çevrenin baskısı ile sonlanır. Tıkınma atağını sıklıkla suçluluk duygusu, depresyon ve kendini eleştirme takip eder. Bazı hastalar kilo kontrolü için  müshil kullanır ve tıkınma,uzun süre aç kalma ardışık olarak yinelenir.Az sayıda hasta  su atıcı ilaçlar  kullanır. Tıkınma sırasında yenilen gıda yüksek kalorili ve hızlı yemeyi kolaylaştıracak yapıdadır. Hastalarda kilo dalgalanmaları sıktır. Tıkınma atağı ortalama 1 saattir. Bazı hastaların el sırtında kusmanın yol açtığı nedbeler vardır. İştah azaltmak için uyarıcı madde kötüye kullanımı olabilir. Çoğu hasta düzenli yemek yemez, normal bir yemek sonunda doygunluk hissetmekte zorluk çeker. Genellikle evde, tek başına yemeği tercih ederler. Çoğunluğu normal ağırlık aralığının üst sınırında veya hafif kilolu olmalarına rağmen, ideal kilo olarak normal ağırlık aralığının alt sınırını tercih eder. Hastaların, yaklaşık % 10 u belirgin şişmandır. Çoğu hasta için tıkınma  nöbeti gerilim ve sıkıntıyı hafiflettiği için ödüllenmiş davranış olabilir. Sık olarak karmaşık, kişiler arası sorunlu ilişkiler, dürtüsel davranışlar ve yüksek düzeyde anksiyete ve kompulsif davranışlar sergilerler. Kendilik kavramları zayıftır ve mizaç bozuklukları görülme sıklığı yüksektir. Madde ve alkol kötüye kullanımı sıktır.  Hastaların dörtte birinde  gıda, giysi ve mücevher  çalma sorunu görülür.

10- Bulimiya nervozanın bedene zararları nelerdir?
Çıkarma davranışlarına bağlı anoreksiya nervozadaki benzer tıbbi sorunlar, dişlerde aşınma, parotis bezi büyümesi, mide genişlemesi, yemek borusu zedelenmesi, karın ağrıları, kalp yetersizliği önemli komplikasyonlardır.

11-Anoreksiya nervoza başka hangi hastalıklarla karışır?
Kilo kaybına yol açan başka bir tıbbi hastalığın olmadığına emin olunmalıdır. Kilo kaybı depresif bozukluklarda sık görülür. Depresyonda iştah azalır ancak anoreksiya nervozada hasta iştahın varlığını yadsır. Anoreksiya nervozanın ileri safhalarında iştah azalır. Anoreksiya nervozadaki aşırı hareketlilik, planlı ve tekrarlayıcı özelliği ile depresyondaki ajitasyondan ayrılır. Gıdaların kalori içeriği ile aşırı ilgilenme, yemek tarifi toplama, başkaları için yemek hazırlama, şişmanlama  korkusu, beden imajı bozukluğu depresif hastada gözükmez.
Kilo oynamaları, kusma, özel yemek yeme şekilleri somatizasyon bozukluğunda görülebilir. Ancak burda kilo kaybı anoreksiya nervoza kadar ciddi değildir ve şişmanlama korkusu yoktur. 3 ay veya daha uzun süreli adet kesilmesi olağan değildir. Şizofrenide gıda ile ilgili hezeyanlar, kalori içeriği ile seyrek ilişkilidir. Şişmanlama korkusu ve aşırı hareketlilik görülmez. Kilo kaybı yapan kronik tıbbi hastalıklar; Hipertiroidi, Addison hastalığı ve diabetes mellitus’tur

12-Yeme bozuklukları hangi yaşlarda başlar?
Anoreksiya nervoza için en riskli yaşlar 14 -15 yaşlarıdır. Genelde ergenlik döneminde başladığı bildirilir ancak çok ender de olsa 9 yaşında ve menopoz sonrası kadınlarda başladığı bildiren çalişmalar vardır. Bulimiya nervoza için ise tipik başlangıç 18-19 yaş arasıdır.

13- Yeme bozukluklarında karşılaşılan tıbbi sorunlar nelerdir?
Bu hastalıklar vücuttaki pek çok organı ve bu organların işleyişini olumsuz biçimde etkiler. Bu nedenle de çeşitli tıbbi sorunlar ortaya çıkar:

  • Kalp ve damar sistemi: Tansiyon düşüklüğü, nabız sayısının azalması, kalp ritm bozuklukları, kalp kasının erimesi, elektrolit bozuklukları nedeniyle ani kalp durmaları en önde gelenlerindendir.
  • Sindirim sistemi: Kusmalara bağlı yemek borusu hasarları, hatta yırtılmaları, şişkinlik, kabızlık, müshil kullanımına bağlı barsak bozuklukları
  • Hormonal değişiklikler: Adet düzensizlikleri ve adetlerin kesilmesi
  • Kemikler : Kemik erimesi (osteoporoz), kemiklerde çabuk kırılmalar
  • Dişler : Diş minelerinde erime, çürükler
  • Kansızlık ve vücudun savunma hücrelerinin azalması

14-Yeme bozuklukları ölüm nedeni olabilir mi?
Evet. Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza tüm psikiyatrik hastalıklar içinde en ölümcül olanlarıdır. Özellikle anoreksiya nervozalı hastalar daha fazla risk altındadır. İyi örgütlenmiş yeme bozukluğu kliniklerinin olduğu ülkelerde bile, anoreksiya nervozalı  hastaların yaklaşık % 10’u  bu hastalıktan dolayı ölmektedir.

15-Yeme bozuklukları olan bir tanıdığınıza nasıl yardımcı olabilirsiniz ?
En doğru yardım hastayı bir danışmanlık alması için psikiyatri uzmanı ile görüşmeye ikna etmektir. Bunu geciktirmek hastalığın kronikleşmesine ve tedavinin daha da zorlaşmasına neden olacaktır.

16- Yeme bozuklukları tedavisi nasıl olur?
Tedavi psikiyatri uzmanının öncülüğünde, hastanın durumuna göre dahiliye, kadın-doğum gibi diğer tıbbi dallar ile işbirliğine geçilerek yapılmalıdır. Tek bir tedavi yaklaşımından çok bir çok yaklaşımın bir araya gelişi ile hastaya yardımcı olmak uygun olur. Psikoterapi vazgeçilmezdir, aile ile işbirliği ve ailenin tedaviye doğru katılımı önemlidir. Tedavideki ilk hedef genellikle tedavi talebi az olan hastanın tedavi iş birliği yapmasını  sağlamaktır.

17- Yeme bozukluklarının tedavisinde ilaçların yeri var mıdır?
Kesin bir ilaç tedavisi yoktur ve asıl tedavi ilaç kullanımı değildir. Psikoterapi ile birlikte kullanılmalıdır. İlaçlar sadece yardımcı rol oynarlar. Ancak son dönemlerde hem anoreksiya nervoza hem de bulimiya nervozanın çeşitli belirtilerinin hafifletilmesinde bazı yeni ilaçların yararları gösterilmiştir. Uygun dozda ve sürede kullanılırsa tedaviye katkıları olmaktadır.

18- İlaç kullanımını hangi hekimler düzenlemelidir?
İlaç tedavilerini psikiyatrlar düzenler. Ancak tıbbi sorunlar için ilgili branş hekimleri (iç hastalıkları uzmanı, fizik tedavi uzmanı, kadın-doğum uzmanı vb) ilaç önerir.

19-Yeme bozuklukları için hastanede yatarak tedavi gerekli midir?
Yeme bozukluğu tedavileri birkaç biçimde sürdürülür. Yatarak tedavi bunlardan biridir. Özellikle ağır vakalarda hastane yatışı zorunludur. Hastaneye yatmayı gerektiren durumlar şunlardır:

  • çok fazla ve hızlı kilo kaybı
  • durdurulamayan kusmalar,
  • yukarıda sayılan çeşitli tıbbi sorunların varlığı,
  • daha önceki ayaktan tedavilerde iyileşme sağlanamamış olması,
  • yeme bozukluğu dışında diğer psikiyatrik hastalıkların varlığı.

Yatarak tedavi tıbbi sorunlar çok ağır ve kilo çok düşükse bir süre dahiliye kliniklerinde psikiyatrın gözlemi ve takibi ile yapılabilir. Ancak hastanın tıbbi durumu düzelmeye başladığında en kısa zamanda psikiyatri kliniğine nakli sağlanmalıdır. Çünkü bu gruptaki hastalıklar ruhsal hastalıklardır ve tedavileri de psikiyatrlar tarafından diğer branş hekimleriyle işbirliği ve ekip çalışması ile yürütülmelidir.

20-Yatarak tedavi ne zaman sonlandırılır, ardından nasıl bir takip planlanmalıdır?
Yatarak tedavinin sonlandırılmasına ilişkin kesin bir süre verilemez. Ancak

  • doğru beslenme ilkelerinin uygulandığı,
  • hastanın sağlıklı kilosuna yaklaştığı,
  • tıbbi sorunların düzeldiği,
  • kusmaların ve müshil kullanımının kontrol edilebildiği noktada ayaktan tedaviye geçilebilir.

Yatarak tedavi genel tedavilerin sadece bir kısmını oluşturur. Asıl büyük bölüm ayaktan tedaviler sırasında gerçekleştirilir. Hastaneden çıktıktan sonra hastaların uzun süre takip edilmesi gerekir. Bu takip süresince bireysel ve grup psikoterapileri, aile tedavileri uygulanır.